|
Haber almak İstiyorum! |
Sitemize üye olmadan Organizasyon ve Etkinliklerden haberdar olmak istiyorsanız aşağıdaki bilgileri doldurunuz.
|
|
|
[Yeni Konu Aç] [Cevap Yaz] |
Ömer [Bay]

Üyelik Tarihi 31.01.2007
Mesajlar: 867
Yaşı: 42
Ad, Soyadı: Ömer USTA İkamet Edilen Yer: Ankara Meslek: Kamu
 |
|
| Din adamı ! |
11.03.2007 00:30 [SEÇENEKLER]
[YUKARI]
[AŞAĞI] |
Vatikan kilisesinin balkonundan halkı selamlayarak “kutsayan” Katolik papalar…
Kilisede dev sakalı ve simsiyah cübbesi ile tütsüler içinde ayin yaptıran Ortodoks rahipleri…
Tapınakta nirvanaya duran Budist keşişleri…
Camide vaaz veren kırmızı fes üzerinde beyaz sarığı ile Sünni hocalar…
Kum şehrinde kum gibi kaynayan siyah, beyaz sarıkları ile Şii mollalar…
Dergahta post üzerinde muridlerine feyz dağıtan tarikat şeyhleri…
Cemevinde semah yaptıran upuzun beyaz sakalıyla Alevi dedeleri…
Velhasıl kendilerine özgü renkli kıyafetleriyle dünyanın değişik yerlerinde görmeye alışık olduğumuz o “din adamı” görüntüleri…
Acaba İslam’ın peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v) böyle birisi miydi?
Hz. İbrahim, Musa, İsa bunlar gibi miydi?
Yazının başlığında geçen “din adamı” tabirinden, bir sınıf ve meslek olarak din adamlığını kastediyoruz. Çünkü insanların çoğu “Nasıl ki her mesleğin bir adamı var; din de bir meslek olduğuna göre onun da adamları olur” diye düşünüyor.
Acaba öyle mi?
Din bir meslek midir?
Meslek, kişinin geçimini sağlamaktan öte, üzerinden zengin olabildiği, mal mülk yığabildiği vasıta olduğuna göre, din de bu vasıtalarından birisi mi olmaktadır?
Peygamber denilince insanların aklına yazının girişinde tasvir edilen “din adamı” tipolojisi neden geliyor?
***
Dikkatle baktığımızda başta Hz. Peygamber olmak üzere o her gün adını duyduğumuz peygamberlerin hiç birisinin böyle olmadığını görürüz.
Her şeyden önce Hz. Peygamber, hiçbir zaman kendine özel bir “din adamı” kıyafetiyle dolaşmamıştır. Onu içinde yaşadığı toplumdan ayıran özel bir kıyafeti asla olmamıştır. Bu konuda kendini toplumdan ayırmamıştır. Ömrü boyunca Ebu Cehil nasıl giyiniyorsa öyle giyinmiştir.
Demek ki peygamber bugün yaşasaydı, hangi toplumda yaşıyorsa o toplumun genel, yaygın ve makul kıyafeti neyse öyle dolaşacaktı. Onu kıyafet bakımından halkından ayıramayacaktık. Onun bu konudaki sünneti budur.
İkinci olarak Hz. Peygamber, şimdiki din adamlarının çoğu gibi yaşlı değildi. Peygamberliğe başladığında henüz 40 yaşına yeni girmişti. Onda “din adamı” denilince aklımıza gelen yaşlı, piri fani, “yeşil sarıklı ulu hoca” görüntüsü yoktu. Saçları kulak memelerinin altına inecek kadar uzundu ve genellikle de ortadan ikiye ayırırdı. Bugünkü tabirle “yağız bir delikanlı” görüntüsü vardı.
Keza Hz. İbrahim de Babil İmpatorluğu’nun resmi devlet tanrısı putlarını kırdığında “İbrahim adında bir delikanlının putlarımıza dil uzattığını duymuştuk” sözünden de anlaşılacağı gibi hayli gençti. Hz. Yusuf da vezirin karısının “delikanlısı” idi. Hz. Musa da Firavun’un sarayında yetişmiş ve tam gençlik çağında Mısır’ı terk etmişti. Hz. Zekeriya ise yaşlılığın son haddine varmışken Allah’tan çocuk istediğinde, peygamberlik görevine başlayalı yıllar olmuştu. İlk gençlik yıllarından beridir halkını uyarıyordu. Yani peygamberlerin hemen tamamı işe genç denilecek yaşta başlamışlardır. Dolayısıyla peygamber denilence insanların aklına din adamı görüntüsündeki yaşlı piri fanilerin gelmesi yanlıştır.
Üçüncü olarak, şu ana kadar göründüğü kadarıyla din adamları nedense hep zengin olur. Oysa Hz. Peygamber vefat ettiğinde peygamber olmaktan kaynaklanan bir serveti yoktu. “Geride birkaç kap ve bir kitap”dan başka bir miras bırakmadı. İslam’ın ilk üç halifesi (Ebubekr, Ömer, Ali) de vefat ettiklerinde aynı durumdaydılar. Fakat onlardan sonra ne yazık ki bunu göremiyoruz.
Dördüncü olarak, din adamlığının mantığında dünya lezzetlerinden uzaklaşma vardır. Ruhbanlar böyle iddia etmelerine rağmen buna tam da uymazlar. Oysa Hz. Peygamber böyle bir şeye iyi görmediği gibi her normal bir insan gibi yedi, içti, kadınlarla evlendi. Dolu dolu diyebileceğimiz bir aşk ve evlilik hayatı yaşadı. Eşleriyle zaman zaman sorunlar yaşadı. Her normal insan gibi acı ve tatlı günleri oldu. Torunlarını omuzunda gezdirdi, her gördüğünde yukarı atıp tutarak sevdi ve sevindirdi. Eşi Aişe’ye Fatma’ya Fatoş dememiz gibi “Aiş” diyerek takıldı. Oysa bunlar din adamı mantığına göre “ruhaniliği” bozan şeylerdir. Öyle ya, dünya lezzetlerini alabildiğine tadan, “beyaz tenden” uzak duramayan birisi nasıl “veli” veya “aziz” olabilir (!).
Dördüncü olarak Hz. Peygamber tapınaktan gelen birisi değildi. Hiçbir ayin yönetmemiş, dini fetvalar vermemiş, kutsal kitapları okumamıştı. Yörenin tanınmış “dini otoritesi” filan değildi. Bir okulda okumamış, diploması, “akademik kariyeri” vs. yoktu. Dağda koyun güdüyordu. Amcaları ile ticaret kervanlarına katılıyordu. 25 yaşında “Hilfu’l-Fudul” (Erdemililer İttifakı) adlı bir teşkilata “adalet” üzerine yemin ederek girmişti. Teşkilatın kurucuları arasında yer almıştı. Bu teşkilat Mekke’de haksızlığa uğrayan, zulme maruz kalan garibanları, kimsesizleri, yoksulları, yolu kesilenleri (İbn’us-Sebil) koruma ve kollama amacıyla kurulmuştu.
Örneğin böylesi bir olayda, Mekke’ye kızı ile birlikte gelen bir köylünün yolu kesilmiş, satmak için getirdiği malına ve kızına şehre hükmeden yedi-sekiz tefeci bezirgandan birisi olan Ebu Cehil el koymuştu. Adam yana yana derdine çare arıyordu. Oradan birisi “Muhammed adında bir genç var, ona git, böyle işlerle ilgileniyor, sana yardımcı olur” dedi. Adam, o yıllarda henüz 25 yaşlarında olan genç Muhammed’e gelerek derdini anlattı. Muhammed, derhal yanına kendisi ile aynı yaşlarda olan 10-12 kişilik bir gurubu alarak tefeci bezirganın evine kuşattı. Kapıya vurarak adamın malını ve kızını geri vermesini istedi. Mekkeli kodaman, önce itiraz etti sonra da hiç olmazsa kızın bir gece kendinde kalmasını istedi. Muhammed, bu söze öyle sinirlendi ki alnındaki damar görüyordu. Etrafındakilere işaret ederek kapıya yüklendi. Omuzuyla kapıyı kırmak için yükleniyordu. Derken gürültüden iyice rahatsız olan kodaman aşağı inerek kapıyı açtı. Muhammed yakasını toplayarak öyle bir sarstı ki Ebu Cehil daha sonra “Azgın bir deve gibi üzerime geliyordu” diyecektir. Sonunda çaresiz adamın malını ve kızını teslim etti. Muhammed adamın malını kendisine vererek kızıyla birlikte, yanına birkaç kişi daha katarak gideceği yere kadar yolcu etti. (İbn Kudame, El-Muhabber)
Böylesi olaylar gösteriyor ki Hz. Peygamber, daha ilk gençlik yıllarından itibaren post üzerinde köşesine çekilmiş oturan “yeşil sarıklı ulu bir hoca” tipinde değildir. Genç, aktif, dinamik, canlı ve hayatın doğrudan içinde birisidir.
35 yaşından itibaren de içten gelen bir yalnızlığa bürünmüş, dağlarda, ıssız tepelerde gökleri seyretmeye, yaşadığı şehre tepeden bakarak “Ben kimim ve bu hal neyin nesi?” diye sormaya, sorgulamaya başlamıştı. Çektiği varoluş sancısı onu geleceğe hazırlamaktaydı. Allah bu sancıyı karşılıksız bırakmadı. Hira mağarasından şehre inip, tarihin önüne çıkarak kendini peygamber olarak tanıttığında yanında Allah’tan başka hiç kimse yoktu.
Yine peygamber olduktan sonra, 60 yaşındaki şu olaya bakınız:
Mekke’nin fethinden sonra Hz. Peygamber (s.a.v) Hevazin ve Sakif kabilelerinin üzerine yürüdü. Yeni katılanlarla birlikte 15 bin civarında hayli kalabalık bir orduyla fatih ve muzaffer bir edayla, 4 bin civarındaki düşman kuvvetleriyle karşılaştılar. Müslümanların içinden “Mekke’yi de fethettik, artık kimse bize karşı koyamaz, topu topu dört bin kişiler.” sesleri yükselmekteydi. Dağılan düşman ordusuna bakarak ganimet toplamaya dalan Müslümanlar, düşmanın toparlanıp şiddetli bir ok yağmuruna başlamasıyla gerisin geri kaçmaya başladı. Eline ganimetten bir parça geçiren geri dönüp kaçıyordu. Ordunun dağılmaya yüz tutması üzerine ovada bir ses yankılamaya başladı; “Ben nebiyim, yalan yok, Ben Abdulmuttalib’in torunuyum!” diye bağıran bu ses, atını mahmuzlayarak düşmanın üzerine atılıyordu. Atın hemen yanındaki bir kaç kişiden “Ey Allah’ın kulları! Ey Ashabu’l-Şecere, Ey Ashab-ı Suretu’l-Bakara! Kaçmayın, geri dönün!” sesleri yükseliyordu. Bunun üzerine kaçmakta olanlar gerisin geri dönerek kişneyerek şaha kalkan, elindeki çakıl taşlarını ata ata düşmanın üzerine yürüyen bu cesur sesin etrafında kenetlendi. Hepsi birden tekrar yekvücut oldular ve son bir hamleyle düşmanı bozguna uğrattılar. Doğruluk ve dürüstlük timsali (el-emin) olmakla beraber, cesareti ve yiğitliği ile de gerçek bir lider olduğunu gösteren ve orduyu dağılmaktan kurtaran bu atlı Hz. Peygamber (s.a.v)’den başkası değildi. (Razi, Kurtubi, İbni Kesir, Taberi).
Demek ki onun dikkat çeken özellikleri, kılık kıyafetinde, din otoritesi olmasında, tapınak rahipliğinde, gizemli, sırlı, büyülü, tütsülü tavır ve edalarında değil; dürüstlük abidesi (el-emin) karakterinde, benliğini kuşatan yetim yüreğinde, muazzam ahlakında (hulg azim), haksızlıklara tahammülü olmayan karakterinde, adalet özleminde, yalnızlığa bürünüşünde (müdddesir), ağır sorumluluklar hissedişinde (müzzemmil), ufuklara dalarak yaşadığı korku ve titreme (huşu) ile kalabalıklar içinde kendini gösteren atılgan ve cesur kişiliğinde aranmalıdır.
Şimdi, böylesi bir kişilik hiç bugünkü “din adamı” profiline benziyor mu?
Devam edecek...
___________________________________ Benim dengemi bozmayınız
Turgut UYAR
|
|
11.03.2007 00:30 |
[Ömer şuan Offline]
[Yazılarını Ara]
[Konu No: 9785] [Mesaj No: 59839]
|
|
Ömer [Bay]

Üyelik Tarihi 31.01.2007
Mesajlar: 867
Yaşı: 42
Ad, Soyadı: Ömer USTA İkamet Edilen Yer: Ankara Meslek: Kamu
Konu'yu Başlatan
 |
|
Öte yandan dikkatle baktığımızda, Hz. Peygamber’in, dini özel bir meslek olmaktan çıkarıp, genele yayarak (umum/ummi) hava gibi herkesin soluduğu bir hayat kaynağına döndürmek amacında olduğunu görürüz. Bunun içindir ki Kur’an onu “ummi nebi” olarak tanıtmıştır.
Şöyle ki:
Eski dünya dinlerinin (Yahudilik, Hıristiyanlık, Mecusîlik, Manihaizm, Hinduizm, Budizm vs.) tekelinde olan tanrı ve din konularını sokaktaki adamın aklına ve vicdanına hitap eder tarza indirmiştir. Yani dini muhayyileyi daha rasyonel hale sokmuştur. Her tür Haman, Ruhban, Brahman, Şaman vs. sultasını tarihe gömmüştür.
Örneğin, eski çağlarda göğe merdivenle çıkıp Tanrı ile konuşma anlamına gelen ve sadece din adamlarına mahsus olan miracı (u’ruc/mi’rac) “Namaz mu’minin miracıdır” diyerek sokaktaki adamın “tek kişilik” eylemine indirmiştir. “Ruhbanlık yoktur, cihat vardır” diyerek din adamlığının köküne kibrit suyu dökmüştür.
Tanrı’nın ne din adamlarına ne de krallara yönetme yetkisi vermediğini, hiç birisinin Tanrı’nın oğlu olmadığını ilan etmiş ve krallarla Tanrı arasındaki dini-politik bağı kesip atmıştır. Oysa eski çağlardan beri Tanrı’nın oğlu olma iddiasında olmayan bir kral neredeyse yoktu. Japon imparatoru Tanrı’nın oğlu olduğu iddiasından daha 1946 yılında resmen vezgeçmiştir. Bu nedenle “Allah birdir. Bölünmez bir bütündür. Doğurmaz ve doğurulmaz” diye başlayan İhlas suresi, Lehep ve Kafirun sureleri gibi son derece siyasi-politik mesajlarla yüklüdür.
Yine eski dünya dinlerinde din adamlığı bir meslek olarak icra edilir ve en önemli servet yığma kaynakları arasında yer alırdı. Toplum “tapınak” etrafında örgütlenmişti ve tapınak görevlileri de din adamlarıydı. Vergiler tapınakta toplanır ve din adamlarınca yönetilirdi. Tapınağa getirilen mallara “Tanrı malı” diye etiket vurulur ve sahipliğini de Tanrı veya onun yeryüzündeki oğlu olduğuna inanılan kral adına din adamları idare ederdi.
Eski çağlardaki Sümer, Akkad, Babil, İbrani, Arami, Hitit, Asur, Pers, Mısır, Roma tapınakları bunların örnekleriyle doludur.
Din adamları en eski çağlardan beri Şaman, Kâm (Türk), Brahman (Hind), Mog, Mithra (İran), Haman (Mısır), Druid (Britanya), Rişama (Sabiî), Sangha (Tayland), Lama (Tibet), Afkallu (Nebati), Flamen (Roma), Haham (Yahudi), Rahip (Hristıyanlık) vb. isimlerle anılırlardı.
Bunlardan özellikle MÖ.400-MS.200 yılları arasında bugünkü Suriye’de yaşayan Nebatiler önemlidir. Çünkü onlarda Allat, Manotu, Hubalu, Uzza gibi birçok tanrı veya tanrıça ile Afkullu adında din adamları sınıfı ve Tanrı kültleri için Bayta denilen kutsal mekanları vardı. Tanrılar genellikle abstrakt denilen dikili taşlar ile sembolize edilirlerdi.
Bunlar Müslümanlar için pek yabancı gelmeyecektir.
Çünkü bunun benzeri bir düzen Mekke’deki Kabe çevresinde kurulmuştu. Nebati tapınak rahiplerinin (Afkallu) yerini Mekke’ye hükmeden 7-8 tefeci bezirgan almıştı. Bu tefeci bezirganların başını da Hz. Peygamber’in amcası Ebu Lehep çekiyordu. Bu düzene Kur’an “Yeda Ebu Lehep” dedi ve ilk inen ayetlerde doğrudan hedef gösterdi: “Kahrolsun Ebu Lehep iktidarı, kahrolsun!” (Lehep Suresi: 1).
Eski dünya dinlerinin din adamları gibi, Mekke’ye hükmeden bu tefeci bezirganlar, Kabe’ye getirilen hediye kurbanlık ve malları yönetiyorlardı. Aralarında pay ederek üleşiyorlardı. Allah’ın evi Kabe’ye eski dünya dinlerinin tapınaklarına çevirmişlerdi. Kendileri de din adamlığı rolü üstlenerek böylesi bir menfaat çarkı kurmuşlardı. Kur’an, bu hediye ve malların (en’am) iç edilmesine dayalı menfaat çarkını en sert şekliyle eleştirdi. En’am suresini okuyun, bunu anlatır.
Hz. Peygamber’in ilk elden politik hedefi, menfaat tapınağına dönüştürülen Allah’ın evini, işte bu tefeci bezirganların elinden kurtarmak ve asli haline döndürmekti. Onun içindir ki bu düzenden nemalananlarca şiddetli tepkiyle karşılaştı ve asla affedilmedi.
Bu açıdan bakarsak Hz. Peygamber’in çıkışı, kendinden altı asır önceki Hz. İsa’nın çıkışına ne kadarda benzer. Hz. İsa’nın tapınağı basarak “din adamlarına” meydan okuyuşu İncil’de şöyle anlatılır:
“Tapınağı bir genç geldi. Avluda sığır, koyun ve güvercin satanları, orada oturmuş para bozanları gördü. İpten bir kamçı yaparak hepsini koyunlar ve sığırlarla birlikte tapınaktan kovdu. Para bozanların paralarını döküp, masalarını devirdi. Bir yandan da şöyle bağırıyordu: “Tanrı’nın evini ticarethaneye çevirdiniz, ey engerek soyu! Bu tapınağı yıkın, onu yeniden yapacağım…” (Mat. 21:12-13, Mar.11:15-17, Luk. 19:45-46. Yuh.2-13-19).
Bu sözlerle sığırlar, koyunlar anlamına gelen En’am suresinde anlatılanlar ne kadar da birbirine benziyor. Hz. Muhammed de, Kabe’de, amcası Ebu Lehep’in yüzüne buna benzer sözlerle haykırmıştı.
Demek ki, başta Hz. Muhammed olmak üzere, peygamberlerin ilk elden hedefi, tapınak bezirganı bu din baronlarıdır. Çünkü bunlar Allah’ın evini ticarethaneye çevirmekte, para bozmakta, mal yığmakta ve din adına servet biriktirmektedirler.
Nitekim tarihe baktığımızda Budha’nın Hind din adamları sınıfı Brahmanlara, Zerdüşt’ün İran din adamları Moglara (Molla?), Musa’nın Mısır din adamları Hamanlara, İsa’nın Yahudi din adamları Hahamlara karşı çıktığını, dahası çoğunun onlar tarafından yargılanarak ölüme mahkum edildiğini görürüz.
Bu tesadüf müdür?
Nasıl oluyor da bir peygamberin en azılı düşmanı bir din adamı olabiliyor? Bu ne yaman bir çelişkidir. Demek ki kafamızdaki “din adamı” imajını ciddi bir şekilde gözden geçirmemiz lazım.
***
Kuran’ı eline yeni alan sıradan bir Yahudi veya Hıristiyan vatandaşı, Bakara suresinin 40. ayetinden başlayıp 152. ayetine kadar yoğun ve oldukça sert bir Kitab-ı Mukaddes (Yahudi-Hıristiyan) geleneği eleştirisi ile karşılaşır. Buradaki eleştirileri okuyup da sarsılmaması mümkün değildir.
Aslında bu eleştiriler sokaktaki sıradan Yahudi veya Hıristiyan’a değil tümüyle “din adamları” (Haham-Ruhban) sınıfına yönelik eleştirilerdir.
Allah’ın ayetlerini az bir paha karşılığı satmaktan Allah adına ayet uydurmaya, halkın parasını din namına karınlarına doldurmaktan kitabı kendi tekellerine almaya kadar ne kadar “din adamı” karakteristiği varsa hepsi en sert ifadelerle yerden yere vurulur; “zillet, alçaklık, maymun iştahlılık, haram yiyicilik, nimeti inkâr, zalimlik, nankörlük” vs. bunlardan sadece bir kaçıdır.
Bu nedenle Kuran’ın din adamlarına yönelik eleştirisi, sokaktaki adamın, o dönemde artık birer “Tanrı A.Ş” veya “mabet bezirgânlığına” dönüşmüş “tapınağa” yönelik öfkesini yansıtır.
Keza Hz. Peygamber’e daha ilk günden itibaren sürekli karşı çıkan, kendisi dururken daha 40 yaşına yeni basmış bir yetimin Allah’ın peygamberi seçilmesini içine sindiremeyen, bu nedenle de başta Bedir ve Uhut olmak üzere bütün savaşlarda karşısına çıkan, karşısına çıkanları kışkırtan, yerel düzeyde başarılı olamayınca dönemin küresel gücüne (Bizans) giderek kendi ülkesini işgale davet eden, bunun için de Medine’deki adamlarına karşılama için bir mescid yaptırtan (Mescid-i Dırar) kişinin de 70 yaşında bir din adamı (rahip) olan Ebu Amir olduğu unutulmamalıdır. O Ebu Amir ki ihtirası onu yakıp bitirmiştir. Sonunda ağırlandığı Bizans saraylarında ölüp gitmiştir. Demek ki ihtirasların en tehlikelisi ve zararlısı din adamlarında görülenidir. Bu diğerlerine hiç benzemez.
***
Görülüyor ki Hz. Peygamber’in şahsında karşımızda, “hayatın dışında ve fakat üzerinde etkili” bir din adamı profili değil; bütün renkliliği ile “bizzat hayatın içinde yaşayan” bir peygamber örnekliği vardır.
Din adamı mantığı, bir yıldız veya sanatçı mantığı gibidir. Hayatın dışına çıkmayı, insani yönlerini mümkün mertebe insanlara göstermemeyi esas alır. İnsanlara hep etkileyici görünmek ister. Aksi halde gözden düşecektir.
Mantık bu olunca örneğin bir din adamı güya giderek ruhanilik kazanacak, azizliğe yükselecek ve hatta tanrılaşacak, gündelik hayatta fazla görünmeyerek “karizması” sarsılmayacak, böylece insanların ruhlarına uzaktan nüfuz edecektir.
Bu nedenle bütün din adamları veya din adamı özentisi içindeki kişiler kasıntılıdır. Alabildiğine kasılarak hem kendilerini hem de karşısındakileri gererler. Sıradan birisi gibi görünmeyi kendilerine yediremez, kıyafetleriyle, kisveleriyle, tavır ve edalarıyla toplumdan ayrı olmak isterler. Ağızlarını yayarak, ruhani pozlara bürünerek konuşurlar. Yanlarında rahat edemezsiniz. Bakmanız haram, kalkmanız haram, gülmeniz günah vs. gibi hisse kapılırsınız. En tabiî halleriyle kendileri olmak yerine, toplumun onlara biçtiği rolü oynarlar. Bu rolü oynamazlarsa insanların kendilerini terk edeceği endişesine kapılırlar. Yalnızlığa dayanamazlar. Çünkü kendilerini her daim ayakta tutacak bir yalnız yürekten yoksundurlar. Bu yalnız yüreğin ancak ve sadece, hiçbir yere sığmayıp sadece oraya sığabilen Allah aşk ve sevgisi ile ayakta kalabileceğini, sadece O’nunla güçlüklere göğüs gerebileceklerini bilmezler. Çocuklar gibi sevilmek, alkışlanmak, pohpohlanmak isterler. Bunun içindir ki insanlar nazarında en şöhretli kişi, aslında insanlar tarafından en çok sevilme ihtiyacı içindeki kişidir.
İnsanlar muhayyilelerinde ideal prototipler yaratır ve onlarla deşarj olurlar. Kimimize din adamı, kimimize sanatçı, kimimize yıldız, kimimize kahraman rolü vererek. Biz de bu sahte rolleri oynamak için kasıldıkça kasılır ve ona mahkum oluruz.
Oysa Allah’ı neden göremiyoruz diyen birisine “O’nu görmediğim an yoktur” diyenden daha mü’min, selamlamak için önünde secde eden birisine, yakasından tutup kaldırarak “Dik dur ve öyle selam ver, bizim selamlamamız budur” diye uyarandan daha asil ve “Ben kuru hurma yiyen bir kadının oğluyum” diyenden daha özgür kim olabilir?
Böyle birisi neden “din adamı” kisvesine bürünmeye ihtiyaç duysun?
recepihsan@gmail.com
http://www.haber10.com/makale/6477/
___________________________________ Benim dengemi bozmayınız
Turgut UYAR
|
|
11.03.2007 00:33 |
[Ömer şuan Offline]
[Yazılarını Ara]
[Konu No: 9785] [Mesaj No: 59841]
|
|
saksu [Bay]

Üyelik Tarihi 14.02.2005
Mesajlar: 4.650
Yaşı: 52
 |
|
Teşekkürler Ömer Kardeşim.
Öncelikle bu güne kadar duymadığım (Sadece cehaletimden) “Hilfu’l-Fudul” (Erdemililer İttifakı) adlı bir teşkilatın varlığını öğrettiğin için sonra da İslam Dünyasında neredeyse Din Adamları tarafından tabu ilan edilen ve tartıuşılmayan bir konuyu aktardığın için teşekkür ediyorum.
Ancak ben senden bir şey daha istiyorum. Mümkünse bu konuda da bilgi aktarabilir misin?
Din (İslam) ne oldu da günümüzde Kuran'dan bu kadar uzaklaştı?
Bunu kim başlattı?
___________________________________ "Kurulu yayımdan çıktım / Ok olur sana gelirim / Var olmak bu ise bıktım / Yok olur sana gelirim..."
|
|
11.03.2007 01:12 |
[saksu şuan Offline]
[Yazılarını Ara]
[Konu No: 9785] [Mesaj No: 59849]
|
|
nihall Silinmiştir
 |
|
ömerbeyin yazısına en iyi cevap RÖNESANSTIR.islama bilimselve düşünce gücü hakim olmadıkça islam ülkeleri üçüncü dünya ülkesi olmaktan kurtulamayacaktır .geçen günkü yazımı saptırdınız ömer bey ayrıca ticari bir kaygım yoktur.güç kimdeyse para ondadır.medeni bir soruydu demokratça cevap verilebilirdi.GALİBA HAZIMSIZLIKbu olsa gerek
|
|
13.03.2007 08:27 |
|
|
Ömer [Bay]

Üyelik Tarihi 31.01.2007
Mesajlar: 867
Yaşı: 42
Ad, Soyadı: Ömer USTA İkamet Edilen Yer: Ankara Meslek: Kamu
Konu'yu Başlatan
 |
|
Sizin olmasını istediğiniz reforme edilmiş,protestanlaştırılmış bir din sanıyorum?!
Bu başlık bunun tartışmasına olanak vermiyor.Alıntıladığım yazıyı okursanız yazar Vatikan'ı da içine alan çok daha genel bir soruna vurgu yapıyor.
Yazınızı benim saptırdığım görüşünüze katılmıyorum.Zira asıl sizin yazınız toplumu germe adına sapkın bir soruydu.İnsanların giyim tarzıyla bu denli uğraşılması sadece gerilim ve kaos getirir.Bırakın her kim olursa olsun kıyafetini kendisi belirlesin.Bence bunların konuşuluyor olması bile çok saçma.
Büyük harflerle yazmayı uygun gördüğünüz hazımsızlık bu anlamda bende değil,başörtülü bir hanımı cumhurbaşkanı eşi olarak görmek istememeniz düşünülecek olursa sizde var.
Dediğim gibi;
Bunlar yukarıdaki konu ile ilgisiz konulardır.
___________________________________ Benim dengemi bozmayınız
Turgut UYAR
|
|
14.03.2007 18:37 |
[Ömer şuan Offline]
[Yazılarını Ara]
[Konu No: 9785] [Mesaj No: 60788]
|
|
Ömer [Bay]

Üyelik Tarihi 31.01.2007
Mesajlar: 867
Yaşı: 42
Ad, Soyadı: Ömer USTA İkamet Edilen Yer: Ankara Meslek: Kamu
Konu'yu Başlatan
 |
|
Ahmet HAKAN
ahmethakan@hurriyet.com.tr
Hz. Muhammed bugün yaşasaydı nasıl giyinirdi
SON günlerde kendisini ilgiyle takip ettiğim bir "dindar yazar"dan söz edeceğim sizlere...
Adı: İhsan Eliaçık...
Yazılarını iddiasız bir mecrada, "Haber10.com" adlı bir internet sitesinde yayınlıyor.
Dindarlığın alışılmış ve yaygın tutumlarına diken batırıyor...
Yani...
"Rahat kaçıran yazarlar" familyasından kendisi...
Kendisiyle ilgili elde ettiğim bilgiler şunlar:
İslamcı politik çizgiden geliyor.
80 öncesi Akıncılar örgütünde görev almış.
12 Eylül’de yargılanmış ve Mamak’ta hapis yatmış.
Sonra... İlahiyat okumuş...
Önceleri "radikal İslamcı" tezleri savunurken, adı konulmamış bir değişim geçirerek, Müslümanlığın kalıplaşmış anlayışlarına itiraz eder bulmuş kendini...
* * *
İlgiyle okuduğum bu yazar, benim gözümde bir tabu yıkandır.
Evet, tabu yıkıyor...
Ancak bunu ne popülizm uğruna yapıyor, ne de bir "yaranma duygusu" içine girerek yapıyor.
Ayrıca...
Alabildiğine "içeride" kalmaya da özen gösteriyor...
Dolayısıyla...
Onu "tabu yıkma" iddiasıyla ortaya çıkan, ancak daha sonra bizzat kendisi bir tabu haline gelen Yaşar Nuri Öztürk ile mukayese edemeyiz.
Zekeriya Beyaz’ı ise geçiyorum...
Çünkü arada sadece mahiyet değil, büyük bir derinlik farkı var...
* * *
Her makalesini ilgiyle okuduğum İhsan Eliaçık, son makalesine "Hz. Peygamber din adamı mıydı?" başlığını atmış.
Makalede, "Din adamlığı bir meslek midir? Peygamberler dünyadan ellerini eteklerini çekmiş, yaşlı ve ulu zatlar mıydı? Nasıl giyinirlerdi? Toplum içinde nasıl davranırlardı?" sorularına esaslı yanıtlar var...
Bu uzun makalenin her bölümü ilginç...
Ancak ben, Hz. Muhammed ile ilgili bölümlerine dikkat kesildim.
İhsan Eliaçık, "Hz. Muhammed bugün yaşasaydı hangi kıyafeti giyerdi?" sorusuna bakın nasıl yanıt veriyor:
"Her şeyden önce Hz. Peygamber, hiçbir zaman kendine özel bir din adamı kıyafetiyle dolaşmamıştır. Onu içinde yaşadığı toplumdan ayıran özel bir kıyafeti asla olmamıştır. Bu konuda kendini toplumdan ayırmamıştır. Ömrü boyunca Ebu Cehil nasıl giyiniyorsa öyle giyinmiştir. Demek ki Peygamber bugün yaşasaydı, hangi toplumda yaşıyorsa o toplumun genel, yaygın ve makul kıyafeti neyse öyle dolaşacaktı. Onu kıyafet bakımından halkından ayıramayacaktık. Onun bu konudaki sünneti budur."
Ne güzel değil mi?
İslami kesimin yıllardır tartıştığı "kıyafet" meselesi, bir paragrafta nasıl da etkili, ikna edici ve çarpıcı bir biçimde çözülmüş...
* * *
Daha önce de yazdım...
Yaşar Nuri Öztürk, bu memlekette "dini anlayışta değişim" yaşanmasının önünde en büyük engel oldu.
Çünkü...
Öztürk, kıvrak zekasıyla ve muazzam bilgi birikimiyle mevcut yanlışlara parmak basarken, alabildiğine hesaplı davrandı.
"İçeriden" konuşmadı...
Yanlış bulduğu dindarlık tezahürlerine şefkatsiz ve acımasız bir şekilde hücum ederken, dinle ilgisi olmayanlara alabildiğine anlayışlı yaklaştı.
Popülerleştikçe ipin ucunu kaçırdı...
İpin ucunu kaçırdıkça da hem inandırıcılığını, hem etki gücünü zayıflattı...
İşin daha vahimi, İslami kesimden çıkacak her türlü eleştirel yaklaşımın ve değişim talebinin önüne "Yaşar Nuri olgusu" çıkarıldı.
Her aykırı çıkış, "Yoksa sen de mi Yaşar Nurileşiyorsun?" takılmasıyla karşılaştı.
Böylece cesaret kırıldı...
Ben de diyorum ki:
"Yaşar Nuri gibi olmamak" adına cesaretini kırmamış, kendine güvenen ve "içeriden" konuşan bir yazar var karşımızda...
O yazarın adı: İhsan Eliaçık’tır.
Kendisini saygıyla selamlıyorum.
___________________________________ Benim dengemi bozmayınız
Turgut UYAR
|
|
14.03.2007 18:41 |
[Ömer şuan Offline]
[Yazılarını Ara]
[Konu No: 9785] [Mesaj No: 60789]
|
|
er_can [Bay]

Üyelik Tarihi 26.04.2006
Mesajlar: 1.897
Yaşı: 52
Ad, Soyadı: ERCAN GÜRDAL İkamet Edilen Yer: Ankara Meslek: S.M
 |
|
"Her şeyden önce Hz. Peygamber, hiçbir zaman kendine özel bir din adamı kıyafetiyle dolaşmamıştır. Onu içinde yaşadığı toplumdan ayıran özel bir kıyafeti asla olmamıştır. Bu konuda kendini toplumdan ayırmamıştır. Ömrü boyunca Ebu Cehil nasıl giyiniyorsa öyle giyinmiştir. Demek ki Peygamber bugün yaşasaydı, hangi toplumda yaşıyorsa o toplumun genel, yaygın ve makul kıyafeti neyse öyle dolaşacaktı. Onu kıyafet bakımından halkından ayıramayacaktık. Onun bu konudaki sünneti budur."
ALINTI
DÜŞÜNMEK VE YORUM YAPMAK İÇİN İLGİNÇ.
___________________________________ TOPRAĞIM HEMŞİN sana elbet bir gün geri dönücem.
|
|
14.03.2007 19:58 |
[er_can şuan Offline]
[Yazılarını Ara]
[Konu No: 9785] [Mesaj No: 60805]
|
|
nihall Silinmiştir
 |
|
| kendi fikrimiz |
14.03.2007 21:01 [SEÇENEKLER]
[YUKARI]
[AŞAĞI] |
merak ediyorum yazarların yazılarını niye yorumluyoruz herkes kendi fikrini yazsa ve yazdığı yazı üzerinden konu tartışmaya açılsa daha verimli olmazmı buraya yazı yazanların hepsi zaten gündemi takibeden kişiler aynı yazıyı okumanın hiç bir anlamı yok .
|
|
14.03.2007 21:01 |
|
|
Ömer [Bay]

Üyelik Tarihi 31.01.2007
Mesajlar: 867
Yaşı: 42
Ad, Soyadı: Ömer USTA İkamet Edilen Yer: Ankara Meslek: Kamu
Konu'yu Başlatan
 |
|
Yazı alıntılamak bana mahsus olan bir husus değildir.
Şahsımla ilgili bir meseleniz yoksa size "eleştiri ve teklif" bölümünü önerebilirim !
___________________________________ Benim dengemi bozmayınız
Turgut UYAR
|
|
14.03.2007 21:11 |
[Ömer şuan Offline]
[Yazılarını Ara]
[Konu No: 9785] [Mesaj No: 60828]
|
|
saksu [Bay]

Üyelik Tarihi 14.02.2005
Mesajlar: 4.650
Yaşı: 52
 |
|
Cat Stevens 1977 yılında din değiştirmiş ve İslam'ı seçmiş bir İngiliz Pop yıldızıdır. Önce adını değiştirmiş ve sonra da Yusuf İslam adını almıştır. Din değiştirmesi ile birlikte de gerçekten çok güzel eserler vaermeye başlamıştır. Onun İslamiyeti seçmesi tüm İslam Ülkelerinde büyük bir sevinçle karşılanmıştır.
Yazının başlığına bakınca aklıma geldi.
İşte bu Yusuf İslam din değiştirmekle kalmamış ve kıyafetini de değiştirmiştir. Şimdi İngiltere'de Bedevi bir Arsa görüntüsü vermektedir.
Yusuf İslam'ın kendisini bağlar ama sünnete uygun yakasız gömlekleri elbette ki giyebilir ama İngiltere gibi biryerde neden Arap Kıyafetleri ile dolaşması acaba doğru mu?
O yaşadığı çevrenin kıyafetlerini giymeye devam etseydi daha uygun olmaz mıydı?
Mülüman olmakla Arap Kültürünün bazı öğelerini birbirine karıştırmak sadece biz mahsus olsa gerek zannederdim. Maalesef aynı hastalık tüm dünya Mülümanlarında var.
Not: Allah herkese bir misyon yüklemiş. Ömerinki de bu...
___________________________________ "Kurulu yayımdan çıktım / Ok olur sana gelirim / Var olmak bu ise bıktım / Yok olur sana gelirim..."
|
|
14.03.2007 21:44 |
[saksu şuan Offline]
[Yazılarını Ara]
[Konu No: 9785] [Mesaj No: 60843]
|
|
Ömer [Bay]

Üyelik Tarihi 31.01.2007
Mesajlar: 867
Yaşı: 42
Ad, Soyadı: Ömer USTA İkamet Edilen Yer: Ankara Meslek: Kamu
Konu'yu Başlatan
 |
|
Platform'da atacağınız kısa bir tur bu anlamda tek misyonerin ben olmadığımı size açıkça gösterecektir.
Nihal hanım;
Açıkça belli ki bu tutumunuzun sebebi başlığa taşınan yazının alıntı olmasından,hatta bir adım ötesi yazının içeriğinden (ki içeriğe dair herhangi bir yaklaşımınız halen yok !) çok, daha önce sizin açmış olduğunuz cumhurbaşkanı eşinin başörtülü olmasını yine sizin ifadenize göre "sosyolojik ve psikolojik (!)" olarak sindirip sindiremeyeceğimizi sorgulayan bir başlığa benim cevaben yazdıklarımdır.
O konuyu bu üslupla buraya taşımanıza bir anlam veremiyorum.
Siz de gündemi bütün site sakinleri gibi takip ediyorsanız,buraya alınan bütün yazılardan haberdarsanız şu halde yazının içeriği zaten malumunuz.Konuya ilgi duyuyor ve dahası katılmak istiyorsanız buyurun içerik hakkında ve alıntısız konuşalım.
___________________________________ Benim dengemi bozmayınız
Turgut UYAR
|
|
14.03.2007 22:45 |
[Ömer şuan Offline]
[Yazılarını Ara]
[Konu No: 9785] [Mesaj No: 60859]
|
|
Ömer [Bay]

Üyelik Tarihi 31.01.2007
Mesajlar: 867
Yaşı: 42
Ad, Soyadı: Ömer USTA İkamet Edilen Yer: Ankara Meslek: Kamu
Konu'yu Başlatan
 |
|
Sami Hocaoğlu
shocaoglu@yenisafak.com.tr
---------------------------------------------------------------------------
-----
Hz. Muhammed bugün yaşasaydı Batılılar gibi giyinmezdi
Bir Hürriyet yazarının “Hz. Peygamber bugün yaşasaydı nasıl giyinirdi?” başlıklı yazısından bir okur sayesinde haberdar oldum. Yazar, sevgili İhsan Eliaçık'ın “haber10.com” adlı sitede yayınlanan yazısından şu alıntıyı yapıyor:
“Her şeyden önce Hz. Peygamber, hiçbir zaman kendine özel bir din adamı kıyafetiyle dolaşmamıştır. Onu içinde yaşadığı toplumdan ayıran özel bir kıyafeti asla olmamıştır. Bu konuda kendini toplumdan ayırmamıştır. Ömrü boyunca Ebu Cehil nasıl giyiniyorsa öyle giyinmiştir. Demek ki Peygamber bugün yaşasaydı, hangi toplumda yaşıyorsa o toplumun genel, yaygın ve makul kıyafeti neyse öyle dolaşacaktı. Onu kıyafet bakımından halkından ayıramayacaktık. Onun bu konudaki sünneti budur.”
Ve bu alıntıdan yola çıkarak şu sonuca varıyor: “Ne güzel değil mi? İslami kesimin yıllardır tartıştığı “kıyafet” meselesi, bir paragrafta nasıl da etkili, ikna edici ve çarpıcı bir biçimde çözülmüş...”
1. yanlış: Eliaçık'ın yazısının, “kıyafet meselesini” çözmekle alakası yok. Zaten bunun için de yazılmamış. Makalenin başlığı şu: “Hz. Peygamber 'din adamı' mıydı?” Makale yazarının başlığa çıkardığı soruyla, Hürriyet yazarının başlığa çıkardığı soru farklı tellerden çalıyor. Ne çıkış noktaları, ne varış noktaları aynı. Takdir edersiniz ki bu yakışıksız bir şey. Bu başlık altında yazılan bir paragrafı metnin içinde geçmeyen “Hz. Muhammed bugün yaşasaydı nasıl giyerdi?” gibi bir sorunun peşine takarsanız, buna “istismar” derler. Alıntı ahlakıyla da bağdaşmaz.
2. yanlış: Hürriyet yazarının kastı ile makale yazarının kastı alakasız. Hürriyet yazarı, bugün giydiğimiz batılı kılık-kıyafet tarzını Eliaçık'ın ilgisiz makalesi üzerinden, hatta Peygamber üzerinden meşrulaştırıyor. Bu kıyafetlerin bizim aba ecdadımızın kıyafetleriyle alakası yok. Daha dün kendilerine karşı savaşıp yenildiğimiz Batılıların aba ecdadının kıyafeti bunlar. Ve bu kıyafetleri benimsememiz de öyle güle oynaya olmadı. Şunun şurasında koca dünyada “kılık-kıyafet devrimi” yapılan kaç ülke var. Bu ülke belki de bu alanda tek. Unutmayalım bu memlekette “bazı kisvelerin (kıyafetler) giyilmesine dair kanun” adlı bir yasa hâlâ yürürlükte. Ecevit'in bile eleştirdiği “gardrob devrimleri”nin sonucunu, Hz. Peygamber'in meslek anlamında bir “din adamı” olmadığını anlatmak için kaleme alınmış güzel bir makalenin sırtından meşrulaştırmak, fazla eforik bir ruh halinin eseri olsa gerek.
3. yanlış: Kıyafet meselesinde İslami kesimin işi karışıktır. Eliaçık'ın ele aldığı boyuttan eleştirilmeyi bin defa hak eder. Fakat Hürriyet yazarının ele aldığı boyuttan yerden göğe haklıdır, yerlidir, asildir, onurludur. Bu konuda asıl eleştiri, İmamlar için tıpkı Hıristiyanlığın ruhban sınıfında olduğu gibi “İbadetle sınırlı özel bir din kisvesi” ihdas ve ibda eden laik devlete yöneltilmelidir. “Gardrob devrimi” ile “namaza özel kıyafet” bidatının aynı zihniyetten sadır olmasını ıskalayıp, “İslami kesimin kıyafet meselesinden” dem vurmak iyi niyetle bağdaşır mı?
İhsan Eliaçık'ın kendi bağlamı içinde haklı ve doğru tesbitleri, Hürriyet yazarının elinde bir yanlışa alet edilmiş. Bir doğru bir yanlışa alet edilince yanlış doğrulanmış olmaz, belki doğruya kast edilmiş, hatta 'suikast' edilmiş olur.
Eliaçık, Peygamberimizin ömründe özel bir “din adamı” kıyafeti giymediğini söylüyor. Doğru. Bu “din adamı” sınıfı olan diğer kitablı ve kitapsız dinlere ait bir olgu. Özellikle de “ruhban sınıfı” olan Pavlusyen Hıristiyanlığa.
Bu 'doğru'dan, galiplerin kıyafetini sırtına geçirmeye prim çıkar mı? Aksine Pers başkenti Hire ile sıcak ilişkilere sahip olan Ebu Cehil gibi azılı bir keferenin bile düşmanını taklit etmeyecek kadar 'soylu' olduğunu gösterir. Dahası Hz. Peygamber'in asli görevlerinden biri olan “İslami kimlik oluşturma” misyonu çerçevesinde, “gardrob devrimi” gibi bir yola hiç başvurmadığını gösterir.
Aynı Peygamber, Kur'an'ın “aşağılık maymunlar” diye takbih ettiği taklitçiliği, “kim bir kavme benzerse o ondandır” diyerek reddetmiştir. Dış görüntüde 'Müslüman farkı' oluşturacak uygulamalara gitmiştir. Mekke'de saçını Müşriklerin aksine ikiye ayırırken, Medine'ye göçünce Yahudilerin aksine saçını yanlara salarak 'fark'a dikkat çekmiştir. Müslümanlara bıyık ve sakal şeklinde Yahudilerden farklı bir stil telkin etmiştir. Müslüman çocuklarına alabros tıraşı, sırf diğerlerine benzememe adına yasaklamıştır.
Bütün bu uygulamalarda 'sünnet' sakal, bıyık, saç vs.nin şu veya bu tarzda olması değil, “Müslüman kimliğinin muhafazası”dır.
Mağlupların galipleri taklidi gibi tarihi bir yanılgıyı, ilgisiz bir yazı ve hatta Peygamber üzerinden meşrulaştırmanın hiç de masum bir yanı yok.
Şu kesin: Hz. Peygamber yaşasaydı taklitçilikten nefret ederdi. O yaşasaydı, asla ve asla Batılılar gibi giyinmezdi. Aşağılık duygusunun eseri olan mağlubiyet psikolojisini reddederdi.
___________________________________ Benim dengemi bozmayınız
Turgut UYAR
|
|
16.03.2007 21:33 |
[Ömer şuan Offline]
[Yazılarını Ara]
[Konu No: 9785] [Mesaj No: 61361]
|
|
|
[Yeni Konu Aç] [Cevap Yaz] |
Konu içinde arama yap:
[Anasayfa] ·|· [Platform]
|
Hemşin Platform'u 1024 x 768 Çözünürlükle hazırlanmıştır Ve Tavsiye edilir. Aksi durumlarda Tasarım düzgün görünmeyebilir.
|
|