Sinem KOBAL Ve Senaryo

      Sinem KOBAL Ve Senaryo

      Arkadaşlar;
      Bugün Sinem Kobal ile MSN’de uzun süren bir sohbetimiz oldu. Önce kendisine PUŞİLİ RESMİNİ çektirmediği için sitem ettim. Haklısın dedi. Ama “Bana puşi göndermediniz” dedi. Dernek adına ona puşi göndereceğimiz söylenmiş galiba. Ben bu puşi işini KUKU’ya havale ediyorum. (KUKU Sinem’e bir adet mavi şifon ile bir tane PUŞİ gönder)
      Biraz eğlence biraz şaka derken olay çok ciddi bir noktaya geldi ki ben onu yazmak isterim.
      Sinem Kobal bizden senaryo bekliyor. Yani Hemşin’de ebelerimizin, dedelerimizin, babalarımızın yaşadığı hikayeleri bekliyor. Bunlar değerlendirilerek bir senaryo haline getirilecek ve Sinem Kardeşimiz tarafından da oynanacak. Ben kendisine daha önce yazdığım hikâyelerden bir tane gönderdim. Şimdi sıra sizde. Elinize kalemi alın ve duyduğunuz yaşadığınız film yada dizi olabilecek hikâyeleri yazın. Hikaye en az 2 sayfa olacaktır. Ancak basit bir kuralımız olacaktır. Hikayenin başlangıç kısmına hikayede adı geçen kişiler hakkında bilgi verecek bir bölüm olmalı.
      Ana karakterler ve özellikleri: Hikayede adı geçen kişinin adı (takma isim olabilir), kişiliği ve hikaye içindekiler ile akrabalığı veya ilişkisi.
      Bu kurala dikkat ederek yazacağınız hikayeleri lütfen bu başlık altında toplayalım. Sonuçta memleketimizi tanıtmak için çok güzel bir atılım olabilir.
      Düşünün bir kere. Sinem Kobal Amlakit Yaylasında elinde degeneği, ayağında lastikleri ayakkabıları, başında puşisi ile seğerlerine çobanlık yapıyor ve Hemşin Türküleri söylüyor.
      Hayal etmesi bile çok güzel değil mi?
      Hala tanımamışlar / Hemşin'deki BİZ'leri / Hemşin temizleleyecek / İçindeki TİZ'leri...
      Düşünün bir kere. Sinem Kobal Amlakit Yaylasında elinde degeneği, ayağında lastikleri ayakkabıları, başında puşisi ile seğerlerine çobanlık yapıyor ve Hemşin Türküleri söylüyor.
      Hayal etmesi bile çok güzel değil mi?


      BUNUN ALTINA GİREBİLMEK İÇİN YANİ DİZİ YADA FİLİM ÇEKEBİLMEK İÇİN SENORYA GEREKMİYO BENCE SADECE OYUNCU,OYUNCUYU GETİREBİLECEK MADDİ OLANAK,BUNLAR ZOR İŞLER AMA KİM İSTEMEZ "GÜLBEYAZ" DİZİSİNİ HERKES BİLİR HEMEN HEMEN ONUN GİBİ BİR DİZİ YAPILSA VE İSTANBULA GİTMESE GÜZEL OLUR AMAAAA ONU SAĞLAYACAK MADDİ OLANAK LAZIM.MADDİ OLANAĞIDA GEÇDİM YÖREMİZE HER OYUNCU GELMİYOR GELİYOR AMA DİZİ BİTENE KADAR KALMIYOR SENARİSTLERDE İSTANBULA GÖRE YAZIYORLAR.BENCE BİRAZ HAYAL GİBİ GELDİ AMA BANA OLURSA GÜZEL OLURMU DERSENİZ SÜPER HATTA SÜPER ÖTESİ BİŞEY OLUR...

      NOT=SİYAH ŞİFON TURUNCULU SİYAHLI PUŞİLER VARYA O OLSUN GÖNDERECEĞİNİZ PUŞİ MAVİ ŞİFON OLURMU YAA...
      Sevgili Emre Kardeşim;
      Bu sadece Sinem Kobal'ın isteğidir. Masrafları şirket ödeyecektir. Bizim yapacağımız tek şey herhangib bir yaylada mekana uygun ev bulmaktır ki bu da mesele değil. Gerisi halledilmeyecek şeyler değildir.
      Ben başka bir şey nerak ediyorum.
      Bu bölüme anlatacak hiç mi hikayeniz yok?
      Dedelerinizden, ebelerinizden hiç mi yaşanmış olaylar duymadınız?
      Bu güne kadar bir kere olsun duyduklarınızı hikaye gibi yazmayı hiç mi düşünmediniz?
      Buraya bir tane hikaye anlatamayan, aktaramayan bari hikaye anlatmasın.

      Mustafa Kardeş;
      Senin KATIRCI ÇAKMAĞI hikayen buraya uygun değil mi?
      Hala tanımamışlar / Hemşin'deki BİZ'leri / Hemşin temizleleyecek / İçindeki TİZ'leri...
      Hemşin gençliği ne yapar anlamadım bir türlü. Ben bu gençliği gördükçe inanın ki geleceğimizden umut kesesim geliyor. Bir tane hikaye yazamayan gençlik, geçmişi geleceğe nasıl aktaracak?
      Ben herkesten utanarak ve özür dileyerek ve de haddim olmayarak bir hikaye aktarıyorum.
      Hikaye dedimse uydurma değildir. Her satırına kadar yaşanmış bir Hemşin gerçeğidir.
      Çağımızın ölüm uykusuna yatırdığı gençlere örnek olması dileğiyle...

      ******************************************************


      Öldükten 8 ay sonra heyelandan kopan mezarından dipdiri çıkan, hatta kefeni bile çamurlanmayan rahmetli babaannemin aziz ruhuna.

      KEHRİBAR

      1950 yılının mayıs ayı gelmiş, tüm tabiat baştan aşağı çiçeklerle donanmıştı. Evin arka tarafında bulunan bahçenin kenarlarındaki fundalıklardan karın kalkması ile birlikte, siklamen çiçekleri ortalığı pembe eflatun arası bir renge boyamıştı.
      Bütün kışı ahırın karanlık ortamında geçiren ve ışığa hasret sığırların burnuna baharın kokusunun vurması ile birlikte, huzursuzlukları gittikçe artmış ve sürekli olarak bağırmaktaydılar. Hâlbuki bu hayvanlar bütün kış boyunca sadece acıktıkları zaman bağırırlardı.
      Kışın havaların nispeten biraz daha sıcak olduğu günlerde hayvanlar “çaçalık” denilen mekâna çıkarılırdı bazen. Buradan dışarısı görünmez ancak, ahırdan daha fazla ışık alırdı.
      O gün evde sabahtan başlayan bir heyecan vardı. Çünkü geçen sonbaharın sonunda ahıra kapatılan sığırlar, bugün ilk defa bahçeye salınacaktı.
      Bu bölgede arazi çok dik ve sarp olduğu için çok dikkatli olmak gerekiyordu. Çünkü dışarı salınan hayvanlar önce uzun uzun havayı kokladıktan sonra, kendilerinden beklenmeyen bir çeviklikle öyle bir zıplayıp hoplamakta idi ki, eğer önüne geçilip hayvanlar tutulmazsa, her an etrafta bulunan yokuşların birinden aşağı yuvarlanıp yaralanması ve hatta ölmesi ile sonuçlanabilecek olaylar dahi olmaktaydı.
      Anne önce tüm çocuklarını ahırın önünde topladı ve sonra ahıra girerek, önceden yazdırdığı ve renkli çaput ve iplerle süslediği nazar muskalarını hayvanların boynuna dua ederek bağladı ve sıra ile hayvanların bağlarını çözmeye başladı.
      Ahırda biri bu güne kadar hiç doğurmamış kısır bir sığır ile birlikte 4 tane sağılan sığır, 1 yaşlarında bir düve ile 2 yaşında bir boğa vardı.
      Bağları çözülen hayvanlar ahırdan çıkarak önce çaçalıkta toplandı ve başlarını havaya kaldırarak, havayı koklamaya başladılar.
      Hayvanların etrafında kadın ile birlikte en büyüğü 19 yaşında tam 7 çocuk vardı.
      Burada önlerine taze ot atılarak hayvanlar dışarıdaki havaya alıştırılmak için yarım saat kadar bekletildiler. Bu sırada hayvanların bazıları sağa sola doğru atlamaya başlamışlardı.
      Bir müddet sonra hayvanlar sakinleşince ahırın dış kapıları açılarak hayvanlar dışarı çıkmaya başladılar ve hemen kapının dışındaki mısır bahçelerinde yeni çıkmaya başlayan taze otlara doğru yöneldiler. Çocuklar ise ellerindeki ağaç dalları ile hayvanların etrafında bekleşmekteydi. Anne bahçenin başında durmuş ve çocuklarını seyretmekteydi.
      Çocukların neredeyse tamamının üzerindeki elbiseler eski ve yamalıydı. En yenisi neredeyse bir yıl önce alınmıştı. Ayaklarındaki lastik ayakkabılar ise yırtık ve çeşitli yerlerinden dikilmişti.
      Annenin yüreğine bir ateş düşmüştü. Doğduğu günden bu yana 50 liradan fazla parayı bir arada görmemişti. Kıtlık yıllarında 3 çocuğu ölmüştü. Bunlardan bir tanesi kışın okula gittiği sırada azgın derenin üzerindeki tahta köprüden geçerken dereye düşmüş ve boğulmuş, biri kız biri erkek olan ve henüz 4 yaşındaki ikizleri ise ateşin üzerindeki güğümün üzerlerine dökülmesi sonucu yanmış ve başlarındaki yanıkların tedavi edilmesi amacıyla ilaç parası bulunamadığından, yaralarına ilaç ve merhem yerine kireç kaymağı sürülmesi ve bunun sürekli hale getirilmesi sonucu kafatası kemikleri erimiş ve neredeyse beyinleri görünmeye başlamış ve 10- 15 gün büyük acılar çekerek ölmüşlerdi.
      Kadın neredeyse çocuklarına baktığından daha fazla hayvanlarına bakmaktaydı. Bütün kışı ahırda geçirmelerine rağmen hayvanlar tertemizdi.
      Bu bölgede sığırların hepsine bir isim konmaktaydı. Nazarbozan, Artangül, Zeytin, Güldalı gibi. Bahçede otlamakta olan hayvanların en güzelinin adı ise Kehribar idi. Bu sığıra bu isim renginden dolayı verilmişti. Diğer hayvanlardan daha büyük ve gösterişli olduğu gibi, neredeyse tüm hayvanların verdiği sütün iki katını vermekteydi. Bu hayvan sayesinde kıtlık yıllarında bile evden süt, peynir, yağ ve kaymak hiç eksik olmamıştı. Kadının çocukları bu hayvan sayesinde neredeyse açlıktan ölmekten kurtulmuştu. Hatta meşhur kıtlık yıllarında çocuklarının en büyüğü ve şu anda Ankara’ da asker olan oğlunu, hiç olmazsa bu açlık çekmesin diye Artvin’ de bulunan bir ağanın konağına getir götür işleri yapmak için yamak olarak vermişti. Hali vakti yerinde olanlar kaç defa bu ineği satın almak istenmişse de, paraya çok ihtiyaçları olmasına rağmen, bu güne kadar direnmişlerdi. Kehribarı Hemşin’ de neredeyse tanımayan yoktu. Hemşin yaylalarına çıkıp ta bu hayvanın methini duymayan da yoktu.
      Kehribarın yavrusu olan ve annesinin tam tersine, siyah renkteki boğanın ismi ise Bulut’ tu. Simsiyah olan boğanın alnının ortasında ise hamayıl büyüklüğünde üçgen bir beyazlık vardı. Anne, kelimenin tam anlamı ile yememiş ve ne bulduysa bu boğaya yedirmişti. Bu boğayı haziran ayının sonlarında yaylada yapılacak boğa güreşlerine sokacaktı. Bu boğa da en az annesi kadar asil bir hayvandı ve çok güçlüydü.
      Kadın tekrar Kehribara bakmaya başladı. Gözlerinde sevgi, merhamet ve minnet duygusu vardı.
      Kadının kocası ise evin çatısına çıkarak, bütün kış kar ve yağmurdan çürümüş hardamaları değiştiriyordu.
      Adam taş ustasıydı ve birkaç gün sonra yine taştan konak ve evler yapmak için evden ayrılacaktı. Evden ayrılmadan çatıyı onarmak istiyordu.
      Adam evlendiği ilk günden itibaren yazları gurbette geçiriyor ve evine, ancak kar yağmaya başladığı günlerde gelebiliyordu. Gurbette çalıştığı sırada kazandığı paralar, daha eve çıkmadan Nahiye’ deki bakkala, veresiye alınan tuz, gaz, şeker, kap-kacak ve elbise parası olarak gidiyor, eve neredeyse cebi boş geliyordu.
      Adam eve her geldiğinde kucağına bir çocuk verilerek ismini konması isteniyordu. Çocuklarının neredeyse hiç birinin doğumunu görmemişti. Sadece Hemşin’ de çalıştığı zaman doğan çocuklarının doğumuna şahit olmuştu. Hatta üç çocuğunun ölümünü de gurbet dönüşü öğrenmiş, bu gurbet dönüşünün ikisinde önce kucağına verilen çocuklarına isim vermiş, sonra mezarlığa giderek ölen çocuklarına dualar okumuştu.
      Adamın tek umudu ise askere gitmeden önce Ankara’ da garsonluk yapan ve şu anda askerde bulunan çocuğunun askerden dönüp çalışarak para kazanıp kendisini çekmekte olduğu yoksulluktan kurtarmasıydı.
      Ankara’ da çalışmakta olan oğlu, ilkokulu bitirememesine rağmen kendisini çok iyi yetiştirmişti. Gurbette iken Tıp Fakültesinde okuyan dayısı ile aynı evi paylaştığı sırada dayısının teşviki ile ilkokulu dışarıdan bitirmişti. Gördüklerini çok çabuk kavrayan bu genç adam dayısının gayreti ile, karşısındaki ile anlaşabilecek kadar İngilizce de öğrenmişti. Çok güzel giyiniyor ve temizliğine de çok dikkat ediyordu. Bu özellikleri sebebi ile henüz 17 yaşında iken, o dönemde Ankara’ nın tanınan lokantalarından olan Karpiç Restoranda garson olarak çalışmaya başlamıştı. Çok kısa bir süre burada çalıştıktan sonra, zamanın tüm politikacılarının, hatta Başbakan İnönü’ nün bile neredeyse her gün, briç oynamak için uğradığı Anadolu Kulübünde çalışmıştı. Bu dönemde çok iyi para kazanmasına rağmen, kazandıklarını har vurup harman savurmuş ve gurbette olduğu dönemde memleketine bir iki defa dışında, neredeyse hiç para göndermemişti. Buna rağmen babası bu oğlundan umudunu hiç kesmemişti.
      Akşama yakın saatlerde baba çatıdaki işini bitirmiş ve hayvanlarda ahıra kapatılmıştı.
      Anne önce hayvanları sağmış, sonra yemek yaparak çocuklarının karnını doyurmuştu. Baba ise gaz lambasının ışığı altında, eski ve yıpranarak giyilmeyecek duruma gelen elbiselerinden kestiği kumaş parçaları ile nispeten daha yeni ama yıpranmış pantolon ve ceketine yama yapmaktaydı.
      Bu sırada dışarıda kapının önünde bir ses duyup yerinden kalkarak kapıyı açan baba kapının önünde Beşir’ i gördü. Beşir’ i içeri davet edip bir kenara oturttu ve sohbet etmeye başladılar.
      Beşir’ in köyün bağlı olduğu ilçede bir lokantası vardı. Oturdukları mahallenin en zengin adamlarından biri idi ve bu sebeple kıtlık yıllarında da pek sıkıntı çekmemişlerdi.
      Beşir kadınla adama dönerek “ Türkiye’ nin Kore’ ye asker göndereceğini, ilk kafilenin ise Ankara’ da toplandığını ve bu kafilenin yakında İskenderun’a nakledileceklerini söylediğinde birden eve bir sessizlik çökmüş, anne ve babanın yüreklerine bir ateş düşmüştü. Acaba kendi çocukları da Kore’ ye gönderilecek miydi?
      Beşir evden ayrıldıktan sonra evdeki hüzün neredeyse sabaha kadar sürmüş ve hem baba hem de anne namaz tahtasının üzerinde dualarla sabah etmişti. Artık Ankara’dan gelecek haber bekleniyordu. Anne Hemşin’ den, baba ise Artvin, Rize ve askerliğini yaptığı Erzurum’ dan başka bir yeri görmemişti ve Kore’nin ise dünyanın neresinde olduğunu dahi bilmiyordu.
      Bu haber çok gecikmemişti. Ertesi gün hayvanlar yine bahçeye salınmıştı. Evdeki herkes hayvanların başında beklemekteydi. Herkes içinden dualar ediyordu. Bu sırada bir bağırtı ile kendilerine geldiler. Adamın kaynı bahçenin başında idi ve elinde bir kâğıt vardı.
      Baba elindeki sopayı yere atarak adamın yanına doğru koşmaya başladı. Telgraf oğlundan gelmekteydi. Oğlu Kore’ ye gidecekti.
      Baba telgrafı adamın elinden alıp sessizce bahçeye doğru inerek karısının yanına geldi ve Kehribarın sırtını sevgiyle okşamakta olan karısına, oğullarının Kore’ye gitmek için İskenderun’ a doğru yola çıktıklarını söyledi.
      Kadın hiçbir şey demeden Kehribarın sırtını okşamaya devam ediyordu. Bir müddet bu şekilde durduktan sonra kocasına dönerek,
      “ Artık hiç ağlamayacağım! Eğer oğlum Kore’ den sağ dönerse Kehribarı kurban edip, etini tüm köye yedireceğim” dedi ve tekrar sessizliğe gömüldü. Şimdi kehribarı daha bir şefkatle okşuyordu.
      O yaz, hem anne, hem gurbete giden baba hem de çocuklar için çok zor geçmişti. Ailenin tamamı Kore’ den gelebilecek en kötü habere karşı kendilerini hazırlamaya çalışıyor, gurbetteki baba ise, memlekete döndüğünde yeni bir mezar ile karşılaşmamak için dua ediyordu.
      1951 yılının Haziran ayında evde bir bayram havası esmekteydi. Kore’deki oğulları sağ salim eve dönmüştü. Evin arkasındaki düzlükte ise adata bir şölen vardı. Köy halkının neredeyse tamamı burada toplanmıştı.
      Baba elindeki bıçağı bir bez parçasına sarmış ve Kehribarı yere yatırmaya çalışanları seyrediyordu. Anne ise biraz ileride üzgün bir şekilde Kehribarı seyrediyordu. Meydanda bulunan herkesi bir hüzün sarmış ve Kehribarı son bir defa görmek istiyorlardı.
      Toplanan kalabalığın bir kısmı ise büyük kazanların altındaki ateşleri yakmaya çalışıyordu. Köydeki üç mahallenin tüm halkı neredeyse burada idi.
      Evin arkasındaki düzlükte kesilen Kehribarın parçalanması sırasında akan sütü neredeyse 10 metre kadar aşağıda ve kapının önündeki su arkının olduğu yerde kadar gelmişti.
      Bir saat kadar sonra kazanlarda pişmekte olan etlerin kokusu etrafa yayılmaya başlamış ve köyün çocukları kazanların başına toplanmıştı. Kazanların en yakınında evin çocukları vardı ve bu çocuklar beredeyse 2- 3 yıldır bir lokma bile et yememişlerdi.
      Bu sırada kazanın başında dolaşmakta olan çocuklardan biri, evin çocuklarına bu eti kendilerinin yiyemeyeceğini, çünkü adak etinin ev halkı tarafından yenmesinin haram olduğunu söyledi.
      Çocuklarının yanında durmakta olan anne bu sözü duymuş ve gözlerine bakmakta olan çocuklarına, “ Evet doğru söylüyor” demişti.
      Çocuklar ne yapacağını şaşırmıştı. Yavaş yavaş kazanın başından uzaklaşarak meydanın arkasındaki tümseğin üzerine toplanmıştı.
      Bu sırada sofralar kurulmaya başlamış ve meydandakiler sofraların başına toplanmışlardı.
      Biraz sonra kazanda pişen etler sinilerin üzerine alınmaya başlamış ve parçalanarak orada bulunanlara dağıtılmaya başlamıştı. Sofradakilerin birçoğu da uzun zamandır et yememenin açlığı ile sıcak etlere adeta saldırmıştı.
      Evin çocukları ise bulundukları tümsekten aşağıdaki sofralarda et yiyenleri yutkunarak seyrediyordu. Kızlardan biri güya et yememekten değil de Kehribarın kesildiğine üzüldüğünü söyleyerek ağlıyordu.
      Bu sırada sofrada oturanlara et yetiştirmeye çalışan anne ilerideki tümsekteki çocukları ile göz göze geldi. Uzun bir müddet çocuklarını seyreden anne hiçbir şey söylemeden eve doğru yöneldi. Kapının yanındaki taş merdivenlerden inerek ahıra girdi.
      Biraz sonra annenin 2 yaşındaki boğayı ipinden tutarak meydanın ortasına getirdiği görüldü. Kadın az evvel Kehribarı keserken kullanılan bıçağı kocasına uzatmıştı.


      Şakir AKSU
      28.12.2001
      ANKARA
      02.45
      Hala tanımamışlar / Hemşin'deki BİZ'leri / Hemşin temizleleyecek / İçindeki TİZ'leri...

      Uzaktan Uzağa Uçan At ve Horoz

      Çiçek yamaçların, buz gibi kaynar suların, uzaktan uzağa, kayalardan tepelere uçuşan kuşlar ve kargaların, gözün görebildiği uzaklıklar da yayılmış hayvanların bulunduğu yüksek bir Hemşin yaylası..Duman tepelere inmek üzere, nazlı, nazlı yayılmakta, dumanların iyiden iyiye her tarafı sardığını gören Kurtların mağaralarından sessizce süzülmeye başladığı, kuşların yuvalarına uçuştuğu, çobanların hayvanlarını bir araya toplamaya çalıştığı bir anda, çok zaman kızı ailesinden istemelerine rağmen vermemeleri üzerine, kızı kaçıracağına dair yeminler yakmış olan Delikanlı, ihtiraslarının esiri, sevgisinin delisi olmuş, habire genç Kıza yalvarmakta, “Hadi Kaçlım, fırsat bu fırsat, hadi gidelim!...” diyerek üst üste sözlerini sıralamakta olduğu, kızın ise, “ Hayır olmaz. Ben ailemi ayaklar altına alıp seninle kaçamam, Aileme bu ihaneti yapamam!...” demekte, direnmektedir..Öte yanda, at huzursuz,tepinmeye başamıştır..
      Oğlanda heyecan, öfke ta beynine sıçramıştır. Sabır denen şeyin son noktasındadır. Kızı kolundan tutmasıyla atın üstüne çekmesi bir olur. At yıldırım gibi şimdi derelerden tepelere hedefsiz ve şuursuzca dörtnal almıştır. Kız çırpınır, çember gibi saran ellerden kendisini kurtarmaya çalışmaktadır… Tepenin üstünde kendisine doğru yıldırım gibi yaklaşmakta olan atlıları gören yaban Horoz, kanatlarını çırparak atın geldiği yöne havalanır… Birkaç kanat çırpıntısından sonra onlara yaklaşır..Kız yaban Horozu görünce sevinmiş, sanki bir kurtarıcı gibi ondan yardım istemiş.. Koca Horozun üstünde daire çizen Horozdan ürken At huysuzlaşır, olduğu yerde tepinmeye başlar.. Kız bir fırsatını bularak, attan atlayarak, Horozun sırtına çıkar… Horoz güçlü kanatlarını çırparak havalanır. Sevdiği kızın Horoz üzerinde uzaklara uçuştuğunu gören delikanlı deliye dönmüştür. Atın Horozun uçuştuğu yöne mahmuzlar…Bir tepenin üstüne geldiklerinde, yorgun Horoz yere konaklar..Atlının kendilerine doğru geldiğini görünce, ikinci kes kanatlarını açarak, ta tepenin üstünden, karşıki dağa doğru kanat çırpar, atlı delikanlıda aynı şeyi yapar.. Dengesini kaybeden Horoz yüksek dağdan aşağı yıldırım gibi düşmekte, at da arkasından kendisini kovermiştir…
      Tirovit Yaylasının dere boyu Çayırlıkları geçince yayla Mezarlıklarının beş yüz metre ilerisinde, sağ tarafta şimdi koca bir sal taşının üstünde kocaman bir Horozun bacağının izi, sal taşına işlediği, öyle bir hızla sal taşının üstüne iniş yapılmıştır ki koca sal taş iki parçaya ayrılmıştır. Horozun ayak izi gibi, Atın ayak izini de yan yana bugün görebilmek mümkündür… İlginç bir efsane böyle anlatılmakta, yaşandığına inanılmaktadır.

      Dünden Bugüne Hemşin
      Sakaoğlu Mehmet Ali
      Ben Değil Biz Varız
      Naci KOBAL 2000

      Sinem KOBAL Ve Senaryo

      Sn. Veysel ATACAN Ağabeyle görüştüm, Sinem KOBAL için gerekeni yaparım dedı.
      Yöremizle ilgili, "Dağlı Öykü" Çalışmaları Var.
      Çamlıhemşin'de Sinem KOBAL’a Mavili puşi gönderilecekmiş…
      Dosyalar
      • Sinem KOBAL.jpg

        (739.86 kB, 450 defa indirildi, son indirme: )
      Ben Değil Biz Varız
      Naci KOBAL 2000
      Ton bile korker miydi?
      Ka yalan soyleme. O Ton dibinden aşağa gitsun. Köyde isirmeduk adam berakmamişti.
      1969 yılı. Köydeki evi yaptırıyoruz. Sastanetten Reyka taşıma meciliği ediyoruz. Köyün bütün kizleri uşakleri meciye gelmiş. O gün 3-4 yol yaptuk.
      Tom millete bişe demez ama bana takmiş. Sizin kapıye gekduk mi durmadan bana saldırıyor. Eluma bir reyka aldum üstüne doğru koşmaya başladum. 10 dakika boğuştuk. Ne o beni isirebildi ne ben ona vurabildim. Karşilukli hırlaştuk. Sonunda muhtar çağerdi de kurtuldum.
      Selam olsun o günlere...
      Ey gidi gunler.
      Hala tanımamışlar / Hemşin'deki BİZ'leri / Hemşin temizleleyecek / İçindeki TİZ'leri...

      unutulmadan önce

      hani ne oldu bizim hemşin senaryosu şakir abiiiiiiiiiiiiiiiii
      yoksa yazdında filimmi oldu

      inşallah sineme puşi gitmiştir

      yaylalarun üstünde
      uman molayim olmuş
      geçti o hatıralar
      kim kaybetmiş kim bulmiş

      şimdiki yaylacılar
      çoği zamane olmiş
      bizi izleyen dünya
      akşam sabah hep gülmiş

      ben senaryo yazamam
      belki öykülerum olur
      kimse kaela almaz
      oda burda kaybolur....
      Maksudum senaryo yazmak özel bir eğitim işi. Eğer bu konuda ciddi bir istek olursa sadece ben değil her Hemşinli onlarca hiakayeyi senaryo yazacak insanlara gönderebiliriz.
      Yeter ki istekler ciddi olsun...
      Hala tanımamışlar / Hemşin'deki BİZ'leri / Hemşin temizleleyecek / İçindeki TİZ'leri...
      Naci eğer ortaya böyle bir senaryo konulacaksa buna önce Sinem karar vermeli.
      Önce sitede bu konuda ciddi bir başlık açılmalı. Buraya herkes hikayelerini göndermeli. Bu hikayeler Simen'in de içinde bulunduğu bir grup tarafından değerlendirilmeli. Bu değerlendirmeler sonucunda seçilen hikayenin senaryosu konunun uzmanı tarafından yazılmalı. Senaryo yazılması sırasında devreye Hemşin kültürü hakkında billgisi olan büyüklerimiz girerek senaryonun ayrıntılarını yazmalı.
      Senaryo oluşturulduktan ve ayrıntıları belirlendikten sonra Sinem bunu filme çekecek kişilerle ve senaristlerle konuşmalı.
      Bizlerin buradaki kişisel gayretleri ile bir senaryo üretmemiz ve bunu hayata geçirmemiz imkansızdır.
      Sinem'in söylediklerini dinledim. Sinem kendisine bir teklif gelirse bunu seve seve kabul edeceğini söylüyor. Oysa böyle bir girişimin başında Sinem'in kendisi olmalıdır.

      Bu konuyu kendisi ile sitersen bir daha konuşsana. Emin ol ki bu o kadar da zor birşey değil. Altın ayı ödülünü alan Bal filmini seyrettim. Hemşin'de o filmiin senaryosunu aratmayacak yüzlerce hikaye var...
      Hala tanımamışlar / Hemşin'deki BİZ'leri / Hemşin temizleleyecek / İçindeki TİZ'leri...
      SAYIN SAKSU BU KONUDA İKİ SENE ÖNCE BİR ARKADAŞ KİMDİ HATIRLAMİYORUM BANA SİNEM KOBAL DENİZİN HAYATINI OYNAYABİLİRMİ YARDIMCI OLURMUSUNUZ DİYE TEKLİFTE BULUNMUŞTU BENDE OLUMLU YANIT VERMİŞTİ AMA SONRA İLGİLENEN OLMADI KIZIM HEMŞİNDE RENKLİ BİR KİŞİLİĞE SAHİPTİ
      ŞAYET KABUL EDERSE HAYAT HİKAYESİNİ YAŞAMINI KALEME ALIRIM
      AMA BU SAYFALARDA DEĞİLAYRICA VERİLEN ADRESE GÖNDERİRİM
      BU HAYATIN YANİ 23 YILIN İÇİNDE DRAM AŞK SEVİNÇ NEŞE ACI
      KISACASI HER ŞEY VAR
      Sevgili Emrullah Abim; Sinem Naci Kobal'ın amca çocuğu ve kuzenidir. Kendisi ile de sürekli irtibatı vardır. Bu düşünceni Naci Kobal ile paylaşırsdan sanırım daha faydalı olur.
      Keşke söylediğin gibi Deniz Kardeşimizin hayatını senaryolaştırsan da filmini herkes seyredebilse.
      Hala tanımamışlar / Hemşin'deki BİZ'leri / Hemşin temizleleyecek / İçindeki TİZ'leri...