cesursavasci
[Bayan]

Üyelik Tarihi 28.05.2008
Mesajlar: 125
 |
|
| Düşünce adamları,filozoflar felsefe hakkında neler söylemekte,felsefeyi nasıl tanımlamaktadırlar? |
16.07.2008 03:49 [SEÇENEKLER]
[YUKARI]
[AŞAĞI] |
Karl Jaspers: "Felsefe yapmak ölmeyi öğrenmektir."
Sokrates: "Felsefe, neleri bilmediğini bilmektir."
Platon: "Doğruyu bulma yolunda, düşünsel (idealist) bir çalışmadır."
Aristotales: "İlkeler ya da ilk nedenler bilimidir felsefe."
Epikuros: "Mutlu bir yaşam sağlamak için, tutarlı eylemsel bir sistemdir."
Augustinus: "Felsefe tanrıyı bilmektir ve gerçek felsefeyle, gerçek din özdeştir."
Anselmus: "İnanılanı anlamaya çalışmaktır."
Abaelardus: "İnanılanın inanılmaya değer olup olmadığını araştırmaktır."
A. Thomas: "Tanrıdır konusu, tanrının tanıtlanmasıdır."
Campanella: "Eleştiridir."
F. Bacon: "Deney ve gözleme dayanan bilimsel veriler üzerinde düşünmektir."
T. Hobbes: "Felsefe yapmak doğru düşünmektir."
Descartes: "Felsefe bir bilimdir ve geometrik yöntemi metafiziğe uygulamak gerekir, felsefeyi kesin bir bilim yapmak için."
Spinoza: "Felsefe, genelleştirilmiş bir matematiktir."
Leibniz: "Gerçekte doğru olanı algılamaktır. Felsefe göklerden yere inerek, beş duyuyla kavranan konularla ilgilenmelidir."
Locke: "Bütün düşüncelerimizin duyumlarımız ile gerçek alemden geldiğini kanıtlamaktır."
Condillac: "Felsefe duyumların bilgisidir."
Hume: "İnsan zihninin mahiyetini incelemektir."
... ve sonuç olarak; felsefe, yaşamın her köşesinde varlığını sürdürmektedir.
Hatta felsefe, yaşamın kendisidir.
ALINTI
___________________________________ @}---->---->---' °•.•° *H€R ARZ K€NDİ TAL€BİNİ YARATIR* °•.•° ' ---<----< ----{@
|
|
16.07.2008 03:49 |
[cesursavasci şuan Offline]
[Yazılarını Ara]
[Konu No: 16569] [Mesaj No: 146856]
|
|
Felsefeci [Bay]

Üyelik Tarihi 03.01.2007
Mesajlar: 729
Yaşı: 42
Ad, Soyadı: Ali Yonka İkamet Edilen Yer: Mersin Meslek: Öğretmen
Konu'yu Başlatan
 |
|
Anlaşmanın Apriorileri
Viranşehir-Pompeiopolis yolunda bir akşam gezintisi sırasında Romalılardan kalan sütunlara yaklaşırken yolun öbür ucunda, yüz metre kadar uzaklıkta iki taşın üzerine karşılıklı oturmuş iki adam görüyorum. Bir duyumuma , görmeme verilen bu. Diğer dört duyuma verilen bir şey henüz yok; dolayısıyla duyumlar arası bir bağlantı da yok. Ama benim ilgime ve yönelmeme göre öbür duyumlar da olaya katılabilir. Gene de büyük olasılıkla üç duyum katılmayacaktır; çünkü o adamları koklama, onların tadına bakma ya da onlara dokunma eğiliminde değilim. Ama yaklaştıkça, işitme görmeye katılacak ve bu iki yönelim bazı çıkarımlar yapmama yetecektir. Eğer adamlarla hiç ilgim olmazsa, görme,yönelme niteliğini de almayacak onlara baktığım sürece bir işlev olarak, kendiliğinden , iradem dışında devam edecek ve yanlarından geçip gittiğimde işlevde de bitecektir.
Her gün sokaklarda gördüğüm ama belleğimde tutmadığım, tutmak için ilgi kurmadığım yüzlerce başkaları gibi o iki adam da duyulmama anından kısa süre sonra belleğimden silinecektir. Onları salt görmeme bir diyemem, çünkü deneyimin olması için, Kant’ın belirttiği gibi, ‘algıların sürekli sentezi’ gerekir. Bu da ancak yönelmekle olanaklı. Ama neden duyum terimini bıraktık, algı terimine geçtik? Duyumlamaların da sentezi olmaz mı? Algı bilindiği gibi, bir duyumlamadan (örn. Soğuk,yani obje soğuk) ya da birkaç duyumlamanın bir aradanlığından (örn. Soğuk-sert-ekşi;soğuk,sert,ekşi limon)ibaret değil. Bu ayrıma eskiler işaret etti. Farabi’nin Aristoteles dayanağında verdiği klasik örnekle, bir odaya girdiğimde,önce odadaki eşyalar değil de, bir koku beni etkiliyor. Koklayıp dışarı çıkabilirim; ama bu tek olayda dahi kendi başına koku olamayacağının bilincindeyim. Şimdiye kadarki dünya deneyimim bunu bilincime yerleştirdi. Bir şeyin kokusudur, kaynağı var. Ontolojik bağıntı önceden kurulmuş. Bu bağın zorunlu kurulmuşluğu bir ontolojik apriori. Bu olmazsa, sonrakiler de olmaz ve ben bunu farkındayım, şimdi uyguluyorum. Koku tiksinti uyandırıyorsa yahut soluğumu daraltıyorsa, odadan çıkmak yararıma olur. Duyumlayışım, onun nesnesini, kaynağını henüz bilmesem de sakınılacak olanla yaklaşılacak olanı, ilk davranış apriorileri olarak ayırırlar. Buna biyolojik apriori diyebiliriz. Her canlının organizasyonunda iç-dış bağıntısını kuran, birincil pragmatik aşamada bu davranış temeli var. Duyumum üzerindeki etkinin şimdi-buradalığı (zamanı ve mekanı), bunun farkında oluşum ve yönelişim (yaklaşma uzaklaşma gibi) algının bütünlüğünü oluşturuyorlar (algılama bir bütün) ve, eğer konuşmayı biliyorsam, organ olmayan dilimde (lisanımda) anlatıma dönüşüyorlar.
Farabi örneğine dönelim. Koku hoştur, çünkü gül kokusudur. Gül odadaki bir vazoda olabilir, ama olması şu an için zorunlu değil. Gül vazodan alınmış kokusu kalmış olabilir. Gülden (yahut keskin gülsuyundan) başka bir şey o kokuyu veremeyeceğinden,çok uzun olmayan bir süre önce ‘burada’ olmuş olması zorunlu. Bu bağlantı algı yönelimi için yeterli. Sorunu biraz daha kurcalayalım. Boğucu dumandan her insanın (her soluyanın) kaçacağını apriori söyleyebilirim,ama gül kokusundan hoşnut olacağını söyleyemem. Hoşlanmayan, gül kokusunu gene hoşlanmadığı başka bir kokuyla karşılaştırmak isteyecektir. Eğer ilk defa gülkokusu alıyorsa, benzetme yoluyla bir ad koyacaktır. Bu durumda duyum-algı-dil gene birliktedir. Kokuyu gülden, gülü adından ayırmak olanaksızdır. Aynı bireşimiyapmış insanların, dilleri farklı olsa da, yönelimleri aynı olacaktır. Aynı algı bireşiminde anlaşmamaları olanaksızdır. Buna ‘anlaşmanın birincil apriorisi’ denebilir. Nasıl olabiliyor da, kendisi hiç kokmayan, şekli de (yazı yahut sadece ses olarak) güle hiç benzemeyen bir kelime bunu sağlıyor? Üstelik gül kelimesi/kavramı, gülün bilinip sayılan özellikleriyle, araştırmalarla daha da bilinip sayılabilecek, henüz gerçekliği bilinmeyen özelliklerini de barındırıyor. Demek ki kavramın, karşıladığı nesneye artısı var. Kavram nesnenin bilinen özelliklerini temsil etmekten daha fazla. ‘Dil mucizesi’ni bu olguda aramak gerek.
Adamlara yaklaştım, seslerini duyuyorum. Karşılıklı şarkı söylüyor olsalar, hatta başka dillerde şarkı söylüyor olsalar, birbirlerine kelime ilettiklerini apriori söyleyebilirim. Şarkı söylüyorlarsa, onda anlaşmışlardır. Ama böyleyse, onlar ezberledikleri ses ve sözlerle sadece ‘şarkılaşıyorlar’, birbirlerine kavram iletmiyorlar, konuşmuyorlar. Konuşmadıklarına göre anlaşıp anlaşmadıkları sözkonusu olamaz. İyice yaklaştım, benim dilimde konuştuklarını işitiyorum. Anlaşmalarının bu ön koşulu yalnızca bir olanak. Bir konuyu dilsel paylaştıklarını apriori söyleyebilirim; ama birbirlerine doğruyu söylediklerini yahut yalan söylediklerini önceden söyleyemem. İlettiklerini benim de içeriklendirmem gerekir, çünkü içeriklerin kısmen de olsa örtüşmesi, anlamı ortaya çıkarır. Örtüşme karşılıklı yalanda da olur. Birisi diğerine “üç metre boyunda bir adam gördüm” diyorsa ve diğeri “ ben de gördüm” diyorsa üç metre boyundaki adamın sanal gerçekliğinde anlaşıyorlardır. İnancın genelleşmesi sanal kavramların paylaşılmasına bağlı. Buna da inanmanın apriorisi denebilir. Demek ki anlaşma yalnızca doğru olduğu bilinen, yani bilgi üzerinde olmuyor, yanlış üzerinde de olabiliyor. O halde bu olguda da bir fazlalık var.
Şimdi adamların yanlarından geçiyorum. Biraz sonra onları ne göreceğim ne de işiteceğim. Ama bir soru cümlesi işitiyorum. Bu, daha önce hiçbir konuşmada işitmediğim ve herhalde bu andan sonra da işitmeyeceğim bir soru. Biri diğerine soruyor: “sen de ölümsüz müsün?” Soranın deli, sorulanın uzaylı olduğunu varsaymıyorum. Sorunun mecazi ya da alaylı olduğunu da varsaymıyorum. Ölümsüz bir ruhu değil, bedeni kastettiğini varsayıyorum.Bu soruyu nasıl anlayacağım, mantığıma nasıl sığdıracağım? Ölümsüz olan, ölümü nasıl bilebilir de böyle bir soru sorabilir? O ölümsüzse, ölümlü başka türler arasında mı varoluyor? Ölmeyecekse, doğmamış olmalı. Doğmamışsa, hayat tarzı nedir? Hayat tarzı bizimki gibi değilse, nasıl olduğu nasıl dile getirilebilir? Onun ölümsüzlüğü ömrünün bir döneminde kazanılan bir özellik midir? Dahil olduğu türün bütün bireyleri bu özelliği kazanabiliyor mu? Bir kısmı kazanıyor, bir kısmı kazanamıyorsa aynı türden nasıl oluyorlar? Ayrıca, böyle birisinin ömründen söz edilebilir mi? Adamın sorusu beni bir dil tuzağına mı çekiyor? Hayır, çünkü bir tuzak bile anlaşılabilirliklerle kurulur. Tuzağa düşen, dilinin anlam güdümüyle, tutarlıca düşmüştür. Soruda bu yok. Soru her canlı türün apriori bir özelliğini, ölümlüğü aposteriori bir karşı örnekle, türe dahil olmasına rağmen türün bireyinde, sorguluyor. Cevap verilemez. Cevabı verecek olan ne evet ne de hayır diyebilir; çünkü onaylamak ya da onaylamamak, anlam dışına çıkmaktır, saçmaya katılmaktır. Diyalog olanıksızlaştı; konuşma, mantıksal evrenin dışına dışına çıktı. Buna negatif apriori, anlaşmanın olanaksızlığının apriori koşulu denebilir.
Anlaşılabilir dilimiz ve anlaşılabilir dünyamız apriorilerle donanmıştır. Yalnız bu dünyada dil için değil, yani yalnız şimdi-buradaki dil dünyasında değil,olabilecek bütün dil dünyalarında anlama ve anlaşma, kavramın genelliğinin nesnenin tekliğine girmesiyle olanaklı. Nesnenin ilkesiz hareket edemezliği ve ilkenin nesnesiz varolamazlığı, tüm bağıntıların, evrenin gramerinin alfa’sı. Böyle olmasaydı başka bir evren olurdu ve biz anlayamadığımız o evrende olurduk.
Ama biz şimdi felsefenin başlangıçlarına döndük, Platon-Aristoteles karşıtlığına. Dönmek zorundayız, çünkü diyaloğu ancak anlam zeminindeki karşıtlıklarla sürdürebiliriz.
___________________________________ Bellum omnium contra omnes
|
|
19.07.2008 07:52 |
[Felsefeci şuan Offline]
[Yazılarını Ara]
[Konu No: 16569] [Mesaj No: 147041]
|
|
dide
[Bayan]

Üyelik Tarihi 30.05.2007
Mesajlar: 1.939
Yaşı: 27
Ad, Soyadı: Diğdem Yağcı İkamet Edilen Yer: Sakarya Meslek: öğrenci
 |
|
| emeklerinize sağlıık..bilgilendirici ve hoş yazılarınız.. |
20.07.2008 02:07 [SEÇENEKLER]
[YUKARI]
[AŞAĞI] |
Dil,insanın anlatma yetisi çevresinde oluşan anlaşma araçlarının en kullanışlı ve gelişmiş olanıdır.Herşeyden önce dil,iletişim,anlatma ve anlama aracıdır.İletişim birlikte yaşamanın temelidir.İletişim olmazsa ,insanlar biraraya gelerek bir toplum oluşturamazlar.Anlaşma,anlatma,iletme bir bütündür.
Doğadaki canlılar kendilerini korumak,varlıklarını sürdürmek için bazı yetenek ve güçlerle donatılmıştır.Bazılarının " beden gücü,bazılarının görme duyusu,bazılarının kokualma duygusu gelişmiştir.Baıları çok ürer,bazıları daha hızlı koşar.İnsan da anlaşma yetisiyle donatılmış bir varlıktır.
Dilden öncebazı işaret ve seslerle insanların kendi aralarında iletişimi sağlayarak anlaşma sağladıkları bilinmektedir.Günümüzde de dil dışında başka araç ve durumlarla anlaşma sağlandığı bilinmektedir.Ancak, hiç şüphesiz en gelişmişi ve kullanışlı olanı dille gerçekleştirilen iletişimdir..
İnsan,iç dünyasınıda ana dilinin imkanlarıyla şekillendirir.Çünkü insan;severken,nefret ederken,düşünürken kelimeleri kullanır.Onların sağladığı imkanlarla hisseder ve düşünür.İnsan dış dünyayı da dilin imkanlarıyla algılar ve sezer.Dil ; insanın kimliğidir...
alıntı.
|
|
20.07.2008 02:07 |
[dide şuan Offline]
[Yazılarını Ara]
[Konu No: 16569] [Mesaj No: 147077]
|
|
Felsefeci [Bay]

Üyelik Tarihi 03.01.2007
Mesajlar: 729
Yaşı: 42
Ad, Soyadı: Ali Yonka İkamet Edilen Yer: Mersin Meslek: Öğretmen
Konu'yu Başlatan
 |
|
Sevgili Diğdem ; size ve Nazan hanıma bilgilendirici ve bir o kadar da zevkle okunan yazılarınız için çok teşekkürler emeğinize sağlık .
___________________________________ Bellum omnium contra omnes
|
|
20.07.2008 10:54 |
[Felsefeci şuan Offline]
[Yazılarını Ara]
[Konu No: 16569] [Mesaj No: 147085]
|
|
Felsefeci [Bay]

Üyelik Tarihi 03.01.2007
Mesajlar: 729
Yaşı: 42
Ad, Soyadı: Ali Yonka İkamet Edilen Yer: Mersin Meslek: Öğretmen
Konu'yu Başlatan
 |
|
NİÇİN
Niçin sorusu pek değişik şekillerde sorulabilir. Her cevaba yeni bir niçin sorusu yüklenebilir. Bazı sorular konuyu açar, bazıları da tıkar. Ne ile niçin, konuşmayı öğrenmeye başlayan çocukların belki de en çok kullandıkları kelimelerdir. Çocuğun aldığı cevaplarla bilgisi arttıkça soruları daha ilginç olur. Dünyanın kendi etrafında hızla döndüğünü öğrendiğinde, “ama niçin düşmüyoruz?” diye sorar. Sorusu doğaldır, çünkü hızla dönen nesnelerin, örneğin oyuncağı topacın, üstünde hiçbir şeyin durmayacağını doğallıkla bilir. Onun bilimsel bilgiye yönelik niçin sorusu açıklama bekler; ama açıklama da çeşitli şekillerde olabilir. Eğer açıklama nasıllığı açıklama ise, bazı yanlışlar içerse bile, doğru yoldadır ve araştırma ilerledikçe, bilgi düzeyi yükseldikçe yanlışlar fark edilir, ayıklanır, düzeltilir.
Galilei gezegenlerin yörüngelerinin dairesel olduğunu düşünmüştü. Copernicus’tan gelen güneş merkezli gezegenler tablosu doğruydu ama gezegenlerin hareket şekli doğru saptanamamıştı. Kepler yanlışı düzeltti. Çocuk, dünyanın üstünden neden düşmediğimizi merkezkaç ve çekim kuvvetlerinin doğru açıklanışını öğrendikten sonra anlayacaktır. Nesnelerle, onları hareket ettiren kuvvetlerle ilk temas eden doğal-doğrudan bilin., bükülümlü, yani ilk soruya ve sonraki her soruya tekrar ve tekrar bükülen bilimsel bilinç tarafından yönlendirilecektir. Ama baştaki niçin sorusuna farklı bir cevap da var: dünya, üzerindeki nesneler boşluğa saçılmasın diye dönüyor. Bu, amaç gözeten cevaptır; tamamıyla bilim dışıdır ama tamamıyla anlamsız değildir. Bu, bilgisizlik denilse bile, çoğu kimsenin kendi amaçlılığına kattığı, evreni anlamlandırmaya giriştiği bir durumda verdiği bir cevaptır. Hem amaç görme hem de amacı anlamlandırma eğilimleri iş başındadır. İnsan-merkezci bir cevaptır da, çünkü insanın bir nesneyi ya da olayı “öyle olduğu gibi” bilme çabasına, bu bilginin kendisi için ne sağladığını bilme çabası eşlik eder. Nesneye ya da olaya yönelik niçin sorusuna “öyle olduğu için” cevabı, nasıl öyle olduğunu açıklayacaktır ve bilimsel bilgi yönündedir. “Benim için öyle” cevabı ise insanî amaçlılık yönündedir. İnsan hayatı amaçlarla örülüdür, ama bunu doğaya yaymak, nedensel bağların üzerinden atlamaktır. Bu atlayış, adım adım yürümeyi gerektiren bilimsel çabanın doğru-yanlış ayırımını gözetmez. İnsan kendisini doğanın amacı saymakla hep yanlış düşünmüştür. Oysa doğanın, bizim ona ne anlam vermemize ne de amaç atfetmemize ihtiyacı vardır.
Bilme ile inanma arasındaki temelli fark burada ortaya çıkıyor. Buna dünya görüşleri bakımından laik ve teolojik görüşler arasındaki fark da denebilir. Bu ayrım doğru ve bilimin doğruyu arayışının lehine olmakla birlikte, sorun burada bitmiyor, çünkü anlam sorusu neden-etki zincirinin halkaları arasındaki bağlarla ilgili değil, zincirin bütününü bilmekle ilgilidir. Aklımız bizi bilimsel olmayan bir bilgi çeşidiyle kuşatmak istiyor. Doğruyu arayan da aklımız, doğruyla ilgisiz anlamlara taşan da aklımız.
Bilime tuhaf görünecek bir soru soralım: Horozun ötüşünün anlamı nedir yahut horoz niçin öter? Cevap olarak horozun ötüşünün kendisi için anlamı vardır dersek, nedensel açıklama yapmış olmayız; horoz için biz anlam aramış oluruz. Oysa horoz öterken anlam arayışı içinde değildir; o, kendi iletişim ağında yapısına uygun olarak davranmaktadır, o kadar. Bu içgüdü sistemini “mekanik doğa” olarak yorumlamak da yanlıştır. Taşın düşmesinin ne anlamı ne de amacı vardır. Horozun ötüşünün anlamı yoktur ama tür içi amacı vardır. İnsandan başka hiçbir canlıda amaca uygunluk anlam vermeye dönüşmüyor. Bu söylediklerimde “niçin felsefe?” sorusuna da bir cevap var: kavramlarımızı yerli yerinde kullanmamız için felsefe. Bu zor bir iştir. Sokrates’ten beri başarmaya çalışıyoruz. Kavram içeriklerinin değişmesini hep izlemek zorundayız, çünkü değişen gerçekliği başka türlü anlayamayız. Gerçekliğin bilgisini edinmede “bizim için birincil” olan (bilgimiz) ile o şeyin “kendisi için birincil” olan (varlığı) ayrımını Aristoteles yapmıştı.
Şöyle sürdürebiliriz: bizim için olanda hem “niçin?”’e hem de “nasıl?”’a cevap vardır. Ağaç bizim içindir çünkü kullanırız, kesip odun yapar ısınırız yahut barınak yaparız. Bunları nasıl yapacağımızı bilmek amaca yöneliktir; niçin yapacağımızı bilmek de amacı koymuş olmaktır. Amaç ağacın gölgesinde serinlemekse, gölgenin güneşe göre düştüğü yerin geniş alanını seçmek, bilincin en doğal nasıllık seçeneğidir; ilk farkındalıklarımızdan birisidir,-suyun bayırdan aşağıya (yukarıya değil) akışının, ateşin yakıcılığının farkındalığı gibi. Hayvan da gölgede sıcaklığın daha az olduğunun farkındadır; ama bunu güneşin ısıtmasıyla ilişkilendiremez. Akarsuyun niçin bayırın yukarısına doğru akmayacağını, bilincimize dünya deneyimimizle yerleşmiş genelgeçer bir doğa yasallığı uyarınca cevaplandırabiliriz: dünyada hiçbir sıvı (veya katı) nesne aşağıdan yukarıya kendiliğinden (yasasını kendisi koyarak) hareket etmez. Bilime geçildiğinde, bu kavrayış temelinde olayın fizikle açıklanması, matematikle kesinleştirilmesi gelir. Bu örnekte niçin sorusuyla nasıl sorusu örtüşür, çünkü niçin’in sınırı anlam arayışına taşmamıştır. Ama niçin sorusu genişletildikçe, açıklayıcı cevabın alanı daralır. Cisimler arasındaki itme ve çekme kuvvetleri niçin vardır? Buna bilimsel bir cevap bulunamaz, çünkü nasıllığın sınırları aşılmıştır. İlk Grek filozoflarından Empedokles bu fiziksel güçlere sevgi ve nefret demişti. Bugünkü bilim bu terimleri kullanamaz.
Bilimin nasıl’ı, felsefenin niçin’i cevaplandırdığı ayırımı, bazı felsefe kitaplarının ilk konusu oluyor: felsefeyi bilimden koparan bir tutum. Ayrıca ikisiyle de iç içe geçmiş “nede?” sorusu var. Bu nedir sorusu, “bu neden yapılmıştır, malzemesi nedir?” anlamına gelir. Nasıl sorusu işleyişe, sürece yöneliktir. Bu ince fark bakımından, nedensellik ilkesine nasıllık ilkesi demek daha yerindedir; çünkü bir şeyin nasıl öyle olduğunu bilmek, yalnız malzemesini değil, sürecini bilmektir de. Neden sorusu niçin yerine de kullanılır: varlığının anlamı sorusu kıpırdamış olur. Anlam temeline basmak isteyen bu tür sorulara eskiden “metafizik” denirdi. Ve elbette bilgi ortaya koyamazlardı.
‘Niçin var’ sorusu, ‘nasıl varoluyor’ sorusundan kopunca, her türlü anlamla yüklenmeye açık duruma gelir. ‘Dünya niçin var?’,bilincin dışına fırlatılmış bir sorudur ve bir dil tuzağı olarak da incelenebilir. Ama bu sorunun ardında, soranın kendi varoluşu saklıdır. Öyleyse Pascal’ ın, bilinci kendine döndüren soruları hiç de dil tuzakları değil, halis anlam soruları: Ben niçin buradayım? Niçin önce ya da sonra değil, niçin başka mekanda değil, tam da şimdi buradayım? Bu sorular bir defalık varoluşumuzu gelip geçiciliğimizi anlamlandırır; sonraki yaşayışımız için seçme özgürlüğünü sunar. Ama aynı zamanda bize ‘bu fani dünya’ dedirtebilir de. ‘Fani dünya’ insanı boşluğada yuvarlayabilir, büyük bir sorumluluk duygusunun kaynağı da olabilir. Seçimimiz ne yönde olursa olsun, anlam verme özgürlüğümüze dayanır.
Pascal’ın sorularına cevap olarak aile seceremizi, genetik nedensellikleri, tarihsel gelişimleri öne sürmek, anlamı doldurmaz. Bilinç, biyolojik geçmişiyle değil, varoluşsal şimdisiyle hesaplaşmaktadır.
İnsanların neden sadece bilimin soru ve cevaplarıyla yetinmediklerinin; gerçekliği olduğu gibi bilseler bile nedenolduğu gibi kabul etmediklerinin; gerçekliği neden süslediklerinin felsefece aydınlatılması gerek. Bu yapılabilirse, bilgili-cahil gibi önyargılı ayrımların ötesine geçip anlam öbekleri bulunabilir. Bu, felsefenin son değil ilk işidir. Bilincimiz bir saat zembereği değildir. Tersine, geçmişe doğru işleyip yeni anlam öbekleri bulur, şimdiye getirir, yoğurur, geleceğe sunar. Bilinç kendi yolunu döşer ve o yolda yürür; yürüdükçe daha ilerisini döşer.
___________________________________ Bellum omnium contra omnes
|
|
20.07.2008 20:57 |
[Felsefeci şuan Offline]
[Yazılarını Ara]
[Konu No: 16569] [Mesaj No: 147123]
|
|
dide
[Bayan]

Üyelik Tarihi 30.05.2007
Mesajlar: 1.939
Yaşı: 27
Ad, Soyadı: Diğdem Yağcı İkamet Edilen Yer: Sakarya Meslek: öğrenci
 |
|
Rica ederiz Ali hocam,,bizimkiler sadece alıntı yazılar,,sizin emeğinize sağlık..
ama şunu belirtmeliyim ki , bazı konularda uzun yazıları okurken genelde sıkılıp, her satırı okumadan geçtiğim oluyordu.oysa sizin yazılarınızda anlatım çok güçlü - ama sıkmıyor- ve konular ilginç,,zevkle okuyorum,, yine hoşbirkonu,paylaşımlarınıza teşekkürler,,emeğinize sağlık..
|
|
21.07.2008 01:07 |
[dide şuan Offline]
[Yazılarını Ara]
[Konu No: 16569] [Mesaj No: 147144]
|
|
Felsefeci [Bay]

Üyelik Tarihi 03.01.2007
Mesajlar: 729
Yaşı: 42
Ad, Soyadı: Ali Yonka İkamet Edilen Yer: Mersin Meslek: Öğretmen
Konu'yu Başlatan
 |
|
Türlü Irkçılıklar Üzerine
Hellen- Barbar; Yahudi-Yahudi olmayan; Hıristiyan-Putperest; Müslüman-Gavur... Bunlar insanlık tarihinde derin izler bırakan önyargılardan birkaçı. Bunların antropolojik kökleri, ilksel kabilelerin, özdeşliklerini korumak için kendilerinden olmayanları, totemlerine tapınmayanları kendi dilinde insan kavramının dışında görmelerindedir. Yukarıdaki ayrımlar ve benzerleri ırkçılığın 19.yy.dan günümüze uzanan 'modern' , dar anlamında 'ırkçı' nitelenemezler ama geniş anlamda bu çerçeveye girerler; çünkü ulus, dil, ya da din farklarını mutlaklaştırarak halkların birbirine yabancılaşmasını körükleyen ayrımlardır. Beyaz-Siyah, Beyaz-Sarı, Beyaz- Kırmızı(kızıl): insanlar arasında deri rengine göre ayrımlardır. Nordik-Semitik ya da Slav; Ari-Ari olmayan vb kavram çiftleri de fiziksel özelliklere, göre özellikle kafatası biçimine göre yapılır. Bu yapay karşıtların hepsinde birinci belirtilenler ikincileri aşağı görmüşler ve onlara üstünlüklerinin doğa ya da tanrı tarafından bahşedilmiş olduğuna inanmışlardır.
Ayrımların yumuşağı dini olandır; çünkü kendi dinlerinden olmayan birisi imanı kabul edip cemaate girerse, o kişi için ayrım ortadan kalkar. Yahudilik bunun istisnasıdır, çünkü Yahudi olmayan, cemaatten olamaz; ayrım aynı zamanda ulusaldır. Ulusal ayrım daha katıdır. Bir ulusun devleti çeşitli etnik grupları tek uyruklukta toplamasına ve hukukça eşit görmesine rağmen, maddi ve kültürel egemenlik çoğunlukta olan gruptadır. En katı ama dayanakları en çürük ayrım ırka göre yapılandır,çünkü bu ayrımın temeline hiçbir gerçekliği olmayan, sadece yakıştırılan değerler konur.
İnsan türü tektir. Birçok hayvan cinsi türlere ayrılır; örneğin kedi cinsi yahut ailesi aslan, kaplan, panter gibi çok türden ( poligen ) oluşur. Oysa insan hem cins, hem türdür ( monogen ) . Çeşitli ırkların olmasından türsel bir ayrıştırmaya gidilemeyeceği biyoloji ve antropolojice kanıtlanmıştır. İnsan türünün anatomik özellikleriinde yüz bin yıldır esaslı bir değişikliğin olmadığı biliniyor. Antropolojinin ciddi bir araştırma konusu olan üç ırkın - Negroid, Mongoid, Caucasoid- insan türünün özelliklerinin karşılaştırılması, bunların hiçbirinin "özel yaratıldığı" sonucuna götürmüyor.
Irk kavramı bilimsel olmaktan çok siyasal-ideolojik kökenlidir. Böyle olması kavramın bilimsel açıklıkla tanımlanmasını zorlaştırmıştır. Antropolog Ashley Montagu belirsiz ırk terimi yerine içeriği belli ' etnik grup' terimini öneriyor: " Bulanık kelimeler bulanık düşünceye yol açar. Bulanık düşünce bulanık davranışa neden olur ve bulanık davranış çok davranış çok tehlikeli olabilir. O halde, kelimelerimiz kullanışımızda çok dikkatli olmalıyız. Etnik kelimesi Grekçe ethnos' tan gelir; ilk anlamı kabile, halk ya da gruptu. Irk yerine etnik grup şu nedenlerle iyi bir terimdir:
1) Bunu kullanan kimse, neden söz ettiğinin farkında olabilir; oysa ırk terimini kullanan neden söz ettiğini bilmez.
2)Irk terimiyle ne kast edildiğini herkesin bildiğini varsayma yerine bir sorunu ortaya koyar. "Etnik grup" terimini işiten kimse ne kast ettiğinizi sorabilir ve bu durum, gerçeklerin açık kılınması ve hatalı davranışların düzeltilmesi için hemen bir fırsat doğurur. Etnik grup terimi düşünceyi belirginleşmeye zorlar ve kişinin inançlarının temelini yeniden düşünmesi için uyarı olur. Irk teriminin anlayışa kapıyı kapattığı yerde etnik grup terimi bu kapıyı açar.
Irk kavramının ideolojik ağırlığı, ırklar arasında kalın çizgili ayrımların bulunduğu sanısına yol açmış, "saf" sıfatı da eklenerek saf ırk icat edilmiştir. Oysa Negroid ırkında birçok tip vardır: Karaderili, kıvırcık saçlı olabilirler; beyaz derili, uzun düz sarı saçlı olabilirler; zeytunî derili, eğik burunlu, mavi gözlü yahut uzun dar burunlu, kahverengi gözlü, uzun düz saçlı da olabilirler. Caucasoid ırka beyazlar kadar beyaz olmayanlar da dahildir, -Hintliler, Avustralya yerlileri ve Japonya'daki Ainular gibi-. Mongoloid ırk da Çinli, Japon, Malezyalı ve başka Doğuluları içine alır. Bu bilimsel sınıflamalar renge göre ayrım yapmanın bütünüyle yanlış olduğunu gösteriyor. Ulusa göre de ayrım yapılamaz. Alman, Fransız, İngiliz, İrlandalı, Rus, Türk ırkları diye bir şey yoktur. Irk özelliklerinin kuşaktan kuşağa devredildiği, karakter ve yetenek oluşmasında rol oynadığı; bunlar da uydurmadır. İnsanın ne olduğunu belirleyen kültürel ortamıdır.
Bir Alman ırkı olmadığı gibi bir Yahudi ırkı da yoktur. Yahudi olmak öncelikle dini bir gruba dahil olmaktır. Bir Yahudi yukarıda sayılan üç ırktan birine dahil olabilir. Demek ki bir Alman ile de aynı ırktan olabilir. Antropolojik ırk kavramıyla ideolojik ırkçılık kavramının hiçbir bağlantısı olmadığı apaçık. Tarihlerinde Kaldeliler, Mısırlılar ve Romalılar tarafından köleleştiren Yahudilerin, kendilerini "vaat edilmiş topraklara yerleşecek seçkin halk" olarak görmeleri, yok olmamaları için ideolojik bir savunma silahıydı. Tarihsel koşullar içinde bu tutum, anlayışla karşılanabilir ama çağımızda "ırkçılık" damgasını yer.
İnsan, kendisini bir ısırışta öldürebilecek taratula örümceğinin ya da engerek yılanının zehrine karşı panzehiri bulabilir. Önyargılarına, özellikle geniş anlamdaki ırkçı önyargılarına panzehiri nerede bulacak? Tarihinin en değerli dayanaklarında. Gerçi insan tarihten ders almada, zehre karşı gösterdiği beceriyi henüz gösteremiyor; ama başka seçenek yoktur. Seçeneğin varolduğunu göstermek için felsefi ter dökmek gerekmez. Canlı örnekler karşımızda. Binlercesinden birisini vermekle yetineceğim. Amerika Devleti "vahşi batıyı fethederek! " büyümeye başladığında, yerliler topraklarının gasp, mülklerinin talan edilmesini anlayamıyorlardı. Onların öğrenmek istediği, ateşli silahın marifeti değil, o silahı kullanan beyaz adamın davranış nedeniydi. Toprak herkes içindi ve herkes için toprak vardı. Böyle olmasaydı, dünyayla güneş arasındaki denge kurulamazdı. Bir Kızılderili reisi olan Oturan Boğa, talancılara şunu söylüyordu: "Biz bu topraklarda yaşama hakkımızı komşularımıza, hayvan komşularımıza da tanırız " Oturan Boğa, kendisi için çok eski olan Yeni Dünya ya gelmiş Avrupalı ya bir kavram sunuyordu; insanın insanla ve doğayla barışı. Uygar Avrupalı da onu anlamıyordu, ama kıta-merkezci, kıta-ırkçı tutumun şampiyonu beyaz adam, iki yüzyıl sonra kendisini yok etme noktasına geldiğinde bu sözdeki bilgeliği anlayacaktı. Bir başka reis de 1796'da pennsylvania valisine şunları söylüyordu: "Biz sükuneti severiz. Ağaçlar rüzgarla hışırdarsa korkmayız. Yapraklar tuzak kurmak rahatsız edilirse, biz de rahatsız olursuz. Parlak güneşimizi bulut örterse gözlerimiz bulanır; ama ışıklar gözükünce vücuda çok ısı, yüreğe çok sevinç dolar. İhanet dostluk zincirini karartır; hakikat ise onu her zamankinden parlak yapar. Bizim arzu ettiğimiz barış budur."
___________________________________ Bellum omnium contra omnes
|
|
26.07.2008 11:40 |
[Felsefeci şuan Offline]
[Yazılarını Ara]
[Konu No: 16569] [Mesaj No: 147720]
|
|
cesursavasci
[Bayan]

Üyelik Tarihi 28.05.2008
Mesajlar: 125
 |
|
| FELSEFE ÖĞRETİLMEZ YAPILIR DİYEBİLİRİZ |
18.08.2008 02:18 [SEÇENEKLER]
[YUKARI]
[AŞAĞI] |
Felsefe aynı zamanda bilimdir de. Hatta bilimlerin bilimidir. Aristoteles(M.Ö384-322) felsefeden bilimi anlamaktadır. Aristotales’in anlayışına göre ilk felsefe bilimlere temel teşkil eden “varlık” kavramıdır. Felsefe o zamana göre varlığı inceleyen bir bilimdir. Platon’da ise bilim “gerçek varlık” “idealar” anlamındadır. Felsefe hem teori hem de pratiğin kesin bilgisidir. Çevremizde olup bitenlere bir anlamda hayret etmektir. Soru sormaktır. Şüphe etmektir. Araştırmaktır. Gerçeklendirme ve temellendirmedir. Eleştirel bir tepkidir. Yani bir anlamda doğruyu yanlıştan ayırma işlemidir. Felsefe öğretilmez yapılır. Filozof genellikle varolandan- dış dünyada, düşünmede, dilde neyi anlıyorsa, felsefesini de ona göre kurmaktadır. Filozof “Felsefe nedir? Felsefe kavramı nedir? diye açık seçik olarak sormasa bile, işbaşında bu soruya, bir var olan olarak felsefenin ne olduğu sorusuna bir cevap arama çabasına girecektir. Terim anlamı açısından en genel şekliyle felsefe, varlık, bilgi ve değer alanlarıyla ilgili sorunları, akılca ve eleştirel bir tarzda değerlendirmek bu sayede maddi evreni anlamlandırmak ve buradaki kendi var oluşunu, kim ve ne olduğunu açıklamaya çalışmaktır. Bu çabayı evrensel bir açıklama haline getiren nokta, evreni bir bütün olarak incelemeye çalışması ve bunu fikri bir sistematiklik çerçevesinde yapmasıdır. Bunun için olsa gerek ki felsefe hiç kesintiye uğramayan bir bilgi dalı, bir insan etkinliği olarak görülmekte ve düşünceler serüveni olarak tanımlanmaktadır(Whitehead)
___________________________________ @}---->---->---' °•.•° *H€R ARZ K€NDİ TAL€BİNİ YARATIR* °•.•° ' ---<----< ----{@
|
|
18.08.2008 02:18 |
[cesursavasci şuan Offline]
[Yazılarını Ara]
[Konu No: 16569] [Mesaj No: 149645]
|
|
cesursavasci
[Bayan]

Üyelik Tarihi 28.05.2008
Mesajlar: 125
 |
|
Dinin tanımı: Dinlerin çok fazla sayıda olması dinin net bir tanımını da oldukça güçleştirmektedir. Çünkü “din” kelimesi bile bir Müslüman ile bir Budist’in aklında farklı bir biçimde şekillenmektedir. Bir psikoloğa göre din yaşanan bir tecrübedir. Bir sosyoloğa göre ise toplumsal bir kurumdur; bir kelamcı ise dini akılla savunulabilen bir sistem olarak görmektedir. Özellikle kitaplı dinler dediğimiz üç büyükler yani Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam inançlarına bakarak dini kişisel ve toplumsal yanı olan, fikir ve uygulama açısından sistemleşmiş, inananına belli bir yaşam tarzı ve dünya görüşü veren ve bunların etrafında toplayan bir kurumdur şeklinde tanımlayabiliriz..
___________________________________ @}---->---->---' °•.•° *H€R ARZ K€NDİ TAL€BİNİ YARATIR* °•.•° ' ---<----< ----{@
|
|
18.08.2008 02:29 |
[cesursavasci şuan Offline]
[Yazılarını Ara]
[Konu No: 16569] [Mesaj No: 149646]
|
|
cesursavasci
[Bayan]

Üyelik Tarihi 28.05.2008
Mesajlar: 125
 |
|
Felsefe ve Din Felsefesi =Düşünce tarihinde felsefe, dini ve ahlaki bilgilerin, inançların eleştirisi olarak ortaya çıkmıştır. Buna karşın felsefe ve din birbirine karşıt iki bilgi türü değildir. Her ikiside insan ve evren ilişkisini açıklamaya ve anlamlandırmaya çalışmaktadır. Çalıştıkları alanlarda benzerlikler çok olduğu için birbirlerinden yararlanmaları da oldukça doğaldır. Felsefe varlığın yapısı hakkında din ise sonsuzluk hakkında bir arayış içindedir. Felsefe sonsuz olanı ifade etmede kavramları, din ise sembolleri kullanır. Din felsefesini daha net bir biçimde tarif etmemiz gerekirse “Din felsefesi, dinin felsefe olarak ele alınması, dinin üzerinde düşünme ve tartışmalarda bulunmadır” Fakat ortada felsefenin kendi yapısından kaynaklanan bir sorun vardır. Her filozof kendine göre bir düşünce yapısına sahiptir. Felsefeyi tanımlamak ne denli zorsa felsefenin alt dalı olan din felsefesini de tanımlamak bir anlamda o kadar zordur. Ama bir çok filozofun belli konular üzerinde oluşturduğu belli bir disiplin göz önünde bulundurularak; din felsefesi yapmak, dinin temel iddiaları hakkında rasyonel, objektif, geniş kapsamlı ve tutarlı bir tarzda düşünmek ve konuşmaktır diyebiliriz. Din felsefesi yapan kişi konusuna “rasyonel” olarak yaklaşmalıdır. Yani “Tanrı’nın varlığı” “Ruh’un ölümsüzlüğü” gibi kavramları akıl gücünün imkanlarını kullanmaya çalışarak temellendirmelidir. Bu da nereye kadar başarılabilirse oraya kadar şeklindedir. Aynı zamanda “ geniş kapsamlı” bir biçimde konulara eğilmelidir. Dinin sorunları üzerinde fikir yürütürken konuyla ilgili tarihi, ilmi, mantiki bütün verileri ele almak zorundadır. Hatta konuya ilişkin karşıt söylemlerin ne olduğuna da bakmalıdır. Ayrıca filozofun ortaya koyduğu görüşler arasında bir tutarlılığın olması da esastır. Görüşlerde tutarsızlığı görebilmek için oldukça iyi eleştirilere ihtiyaç vardır. Özellikle bu ve benzeri araştırmalarda dinin lehine ve aleyhine yaklaşmak yerine dini olduğu gibi incelemeye tabi tutmak “objektif” bir biçimde yaklaşmak esas olmalıdır. Bütün bunların yapılmasındaki yegane gaye Felsefi yaklaşımın esas olarak dile getirme, açıklama, kaynaştırma, bütünleştirme ve değerlendirmedir. Din felsefesi aynı zamanda dinler üzerinde ciddi araştırmaların yapılması için özel bir basamaktır. Böylelikle din konusunda herkes başıboş bir biçimde kendi özgür görüşlerini, yorumlarını sağa, sola savuramaz. Din tarifimizi Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam gibi üç büyük kitaplı dine göre yapmaya kalktığımızda din, kişisel ve toplumsal yanı bulunan fikir ve uygulama açısından sistemleşmiş olan, inananlara bir yaşama tarzı sunan, onları belli bir dünya görüşü etrafında toplayan bir kurum olarak karşımıza çıkmaktadır. Aslında Tanrı’nın varlığının ispatı gibi konularda bu üç büyük din birbiri ile oldukça yakın ilişki içindedir. Çünkü her biride yaratıcı kavramı açısından tek bir Yaratıcının varlığına inanma durumundadırlar. Bu nedenle bir İbn Meymun, bir Thomas Aquinas’ın Farabiden ya da Müslüman düşünürlerin, Hristiyan ya da Yahudi düşünürlerden etkilenmesi oldukça doğaldır. Bütün bunların üstünde söylemek gerekirse felsefenin özü düşünmektir; dinin özü ise, Gazalinin deyimiyle ruhani bir zevk halini yaşamaktır(Kitabu’l Arba’in, 2.bsk. Kahire 1925, s.8vd.)
___________________________________ @}---->---->---' °•.•° *H€R ARZ K€NDİ TAL€BİNİ YARATIR* °•.•° ' ---<----< ----{@
|
|
18.08.2008 02:43 |
[cesursavasci şuan Offline]
[Yazılarını Ara]
[Konu No: 16569] [Mesaj No: 149647]
|
|
Felsefeci [Bay]

Üyelik Tarihi 03.01.2007
Mesajlar: 729
Yaşı: 42
Ad, Soyadı: Ali Yonka İkamet Edilen Yer: Mersin Meslek: Öğretmen
Konu'yu Başlatan
 |
|
Nazan hanım değerli katkılarınız için çok teşekkürle emeğinize sağlık. Felsefe bir etkinlik olduğudan öğretilemez yapılır denmesi doğru bir yaklaşımdır. Din ve felsefe ; felsefe tarihine baktığımızda bu konuda çok farklı görüşler karşımıza çıkar . Bana göre dinin kendiside bir felsefedir; yalnızca kullandığı terminoloji biraz farklıdır . Dediğimiz gibi insan aklının en üst etkinliği olan felsefe insanın içerisinde yaşadığı evrene ve içerisinde yaşayan kendisine yönelip sorgulamaya başlamasıyla doğmuştur. İnsan evreni ve kendisini anlamaya ve açıklamaya çalışma cabasıdır felsefe, yine yöneldiği bu konuları anlamasını ve açoklasını gerçekleştiren aklını ve sınırlarını da sorgular yine aklıyla işte buna reflektion denir. Felsefe insan aklının bu üstünlüğünden doğar. Din ise evreni ve içerisindekileri yaratan Tanrının yarattıkları hakkında bunları kavramaya uygun olarak yarattığı insana bunlarla ilgili verdiği bilgiler ve onun sorumlulukları hakkındaki sistemli ve düzenli bilgiler bütünüdür. Tanrı yarattıkları hakkında mutlak doğru bilgi sahibi ( omniscience ) olduğundan felsefeciler gibi olabilirlik ifadeleri değil mutlak doğruluk değeri taşıyan ifadeler kullanır.
___________________________________ Bellum omnium contra omnes
|
|
19.08.2008 22:02 |
[Felsefeci şuan Offline]
[Yazılarını Ara]
[Konu No: 16569] [Mesaj No: 149739]
|
|
saksu [Bay]

Üyelik Tarihi 14.02.2005
Mesajlar: 4.488
Yaşı: 52
 |
|
Din şüphesiz bir imanı felsefe ise tartışmayı savunur. Bu anlamda dinin temelinde "LA" vardır. "LA" Lailahe illallah"ın başlangıç kısmıdır ve REDDETMEK anlamını taşır. Yani Allah'tan başka herşeyi Reddetmek vardır. İman bu noktadan sonra şekillenir.
Tarihte çok tartışıldı. Burada da kapalı bir şekilde tartışılmıştı. Acaba Tasavvuf ve din anı şeyler midir? Diz'in felsefesi yoktur ama Tasavvufun vardır. Osmanlı döneminde ve öncesinde ehli tasavvuf bir çok ulemanın şeriat mahkemelerinde yargılanıp idam edildiklerini de biliyoruz. Yani Osmanlının bir döneminde tasavvufun dinden farklı bir şey olduğu idda edilmiştir. Bu İmam Gazali'de açıkça görülmektedir. Tasavvuftaki felsefenin dinden farklı bir şey olduğuna dair bir çok tartışma yaşanmış ve üzerine bir sürü kitap da yazılmıştır.
Bu tartışmalar insanlık tarihi kadar da eskidir. "Tasavvufun kaynağı dindir ama tasavvuf dinin kendisi değildir. Çünkü tasavvufta insan aklı vardır" görüşü tüm dinlerde zamanında kabul görmüştür. Hindistan'ın, Tibet'in, Çin'in tasavvuf anlayışları için de aynı şeyler geçerlidir.
___________________________________ "Kurulu yayımdan çıktım / Ok olur sana gelirim / Var olmak bu ise bıktım / Yok olur sana gelirim..."
|
|
20.08.2008 00:35 |
[saksu şuan Offline]
[Yazılarını Ara]
[Konu No: 16569] [Mesaj No: 149741]
|
|
cesursavasci
[Bayan]

Üyelik Tarihi 28.05.2008
Mesajlar: 125
 |
|
DİN FELSEFESİ
Din felsefesi, dini konu edinen, dinin temellerini ve öğelerini ele alan, sorgulayan felsefe dalıdır. Başka bir deyişle din felsefesi, dinin felsefe açısından ele alınması, din hakkında düşünme ve açıklamadır. Din felsefesi dine ahlak ve sanat felsefelerinde olduğu gibi rasyonel, objektif ve eleştirel olarak yaklaşır.
Dine Felsefi Açıdan Yaklaşım:
Dine felsefi yaklaşım her şeyden önce din gerçeğini kabul eden ve anlamladırmaya çalışan bir yaklaşımdır. Dini dinin temel kavramlarını ve inançlarını değerlendirmek, din gerçeğine eleştirel bir gözle yaklaşmakla olur. Bunu da felsefe yapabilir.
Din felsefesi, dini tanımlamaya, açıklamaya ve anlamlandırmaya, dinsel kavramları ve davranış biçimlerini felsefi temeli üzerinde savunmaya ya da eleştirmeye, dinlerin kullandığı dili çözümlemeye yönelik felsefe araştırmalarından meydana gelir.
Teoloji İle Din Felsefesinin Farkı:
Teoloji (ilahiyat) de tıpkı din felsefesi gibi dini ve Tanrıyı konu alır. Teoloji, doğrudan doğruya inanca dayanır; inancın sınırları dışına çıkmaz. Teoloji açıklamalarında Tanrının gönderdiği kutsal kitaplara, peygamberlerin bildirdiklerine ve din alimlerinin yorumlarına dayanır.
* Teoloji dogmatik ve otoriteye dayalıdır, din felsefesi özgür düşünme, nesnel olma ve sorgulamayı temel alır.
* Teolojinin amacı inananların inançlarını güçlendirmektir, din felsefesi ise dinin ilkelerini sorgular kişilerin dindar olmalarına çalışmadığı gibi inançları sarsmaya da kalkışmaz.
* Teoloji belli bir dini ele alırken, din felsefesi genel olarak din ya da dinleri ele alır.
Dinin Felsefi Temellendirilmesi:
* Felsefe dini temellendirirken dine rasyonel açıdan bakmak zorundadır. | | | |